Kızıl derili olarak adlandırılan Asya kökenli Amerika kıtasının yerli halkı büyük bir medeniyet ve üstün bir kültürel değerlere sahip bir halktı. Fakat işgalci göçmen beyaz Avrupalılar, Amerika kıtasını ele geçirmek için ırkçı anlayışlarıyla yerli halkın katliamını meşrulaştırmak için Kızılderilileri vahşi ve katli vacip kitleler olarak nitelendirdiler.

Fakat Amerika kıtasının yerli halkı, beyaz göçmen ve işgalcileri kıskandıracak ahlaki değerlere ve barışçı düşünce tarzına sahiptiler. Nitekim Kızılderili halkın Boy’larından biri olan Mohawk kabilesinin inancına göre, Üç çeşit barış vardır:

Birinci barış, en önemli barıştır. Bu barış İnsan ruhundadır. İnsan, kainatla ve kainatın bütün güçleri ile olan ilişkisini, beraberliğini fark ettiğinde, kainatın merkezinde Büyük Ruh’un durduğunu ve bu merkezin her yerde, her birimizin içinde olduğunu fark ettiğinde birinci barış sağlanmıştır. Bu gerçek barıştır, diğerleri sadece bunun akisleridir.

İkinci barış iki fert arasında olan barıştır.

Üçüncü barış ise iki millet arasında yapılan barıştır.  Fakat hepsinden önce, anlaşılması ve özümsenmesi gereken ‘gerçek barış’ dediğim birinci barıştır. İnsanın ruhundaki barış yoksa ne fertler ne de milletler arasında barış olabilir.

Evet göçmen ve işgalci beyaz adamlar “Birinci barış”ı kavramadıkları ve özümsemedikleri için Amerika yerli halkıyla Afrika kıtasından kaçırıp getirdikleri mazlum siyah derili insanları anavatanlarından koparıp köleleştirip, iliklerine kadar sömürdüler. Onların emek ve çileleriyle akan kanları üzerine zenginleşip, Amerikan medeniyetini kurdular. Kızılderililer, Avrupalı işgalcilerin katliamlarından asırlarca kurtulamadılar. Amerika’nın resmi organlarınca katledildiler. En çok kelle getiren Kızılderili avcılarına mükafatlar verildi. Kızılderili kellelerinin teşhir edildiği bir müze dahi kuruldu. Ülkenin en verimli topraklarından sürülen Kızılderililer, ancak 1924’te vatandaşlık hakkına kavuşabildilerse de günümüze kadar horlanmaktan kurtulamadılar.

Amerika’da ilk Kızılderili yerleşim bölgeleri, 1840lı yıllarda oluşturuldu. O yıllarda, Avrupa kökenli Amerikalılar, ülkenin batı bölgelerine yerleşmek için Kızılderili kabileleri de önlerine katarak onların topraklarını işgal ederek ilerliyorlardı. Kızılderililer, doğup büyüdükleri toprakları terk etmek ve “Rezervasyon” adı verilen, anavatanlarının çok daha küçük bölgelere yerleşmek zorunda bırakıldı.

Amerikalı ırkçı ve sömürgeci beyazlar yönetimi Kızılderili insanları kendi kendine yabancılaştırıp asimile etmek, kendi çarpık düşünce ve kültürlerini aşılamak için Rezervasyon bölgeleri dışındaki ilk yatılı okulu 1879 yılında kurdular. Bu okulda 1918’e kadar yaklaşık on bin Kızılderili çocuk ailelerinden koparılarak eğitime tabi tutuldu. Bu okulun kuruluş amacı; medenileştirilme hedefi ile kendi yerli dillerini konuşan ve kültürlerinin diğer yönlerini korumaya çalışan genç ve çocuk Kızılderili öğrencilerin cezalandırılması için bir ortam oluşturmak, onları kendi karanlık emelleri doğrultusunda yetiştirip kullanmaktı.

Dünya tarihinde hiçbir millet Kızılderililer kadar zülüm, katliam, imha, kadersizliğe ve tahkire uğramadı.  Asya kökenli mazlum ve barışsever bu insanlar hem toprakları ellerinden zorla alındı, hem yaşama biçimleri ve inançları zorla değiştirilmek istendi. Bu zulümlere karşı kıyam ettiklerinden de “vahşi” denilerek soykırıma uğratıldı.
Amerika yerli halkı doğanın vahşi olduğunu ilk kez beyaz adamdan duydular ve ondan sonra onlar da “vahşi”liğe esir düştüler. Amerika göçmen beyazlar ve yöneticileri önce kızıl derililerin yüzlerine dostça gülümsediler. Onların güvenini kazandıktan sonra bir takım belgeler imzalatıp toprakların bir bölümüne yerleştiler ve daha sonra onları topraklarından kovaladılar. Amerika yerli halkının değimiyle; “Verdikleri sözün sadece birini tuttu çatal dilli soluk yüzlüler; topraklarınızı alacağız dediler ve aldılar”.

Dağların, dağlardaki vadilerin insanlarıydı Amerika özgür yerli halkı… Ama  çöllere hapsedildiler. Topraklarını bırakıp beyaz adamın belirlediği çorak topraklarda yaşamaya zorlandılar. Ve beyaz adamın acımasızlığına, vahşiliğine daha fazla karşı koyamadılar. Son Kızılderili lideri Gerenimo da halkının katliamdan kurtarma şartıyla teslim olduğunda yüzlerce Kızılderili  kabilesiyle milleti, yüzlerce dil, yüzlerce kültür yeryüzünden silinmiş  oldu. binlerce yıllık birikim, bilgelik de yok edildi.
Kızılderili insanların geriye kalan kısmı kendilerine ayrılan çorak topraklarda kendi kültürlerini koruyarak yaşamaya çalıştılar. Ancak beyaz adamın hala gözü doymuş değil. Zorbalığını ve vahşiliğini asimilasyon politikasıyla devam ettiriyor.

Amerika kıtasına göç edip, Kızılderilileri katliamdan geçiren ve siyah derili Amerikalılara bile acılar yaşatan Beyazlar Amerika yönetimi desteğinde özgür insanları bile kaçırıp, köleleştiriyorlardı. Nitekim hak talep eden zenciler kinci beyazlar tarafından linç ediliyor ve tutuklanarak yakılıyorlardı. Amerika’da haksızlıklara karşı isyan eden siyahların cezası yakılmaktı. Örneğin 1822 ila 1860 yılları arasında en az 56 zenci insan güney Carolina bölgesinde beyaz kitleler tarafından yakılarak öldürüldü. Tecavüz ve diğer olaylardan dolayı suçlanan siyahları linç edip öldüren ve yakan beyazlar Amerika mahkeme yargıçları tarafından da destekleniyor ve serbest bırakılıyordu.

Washington da köle tüccarlarını faaliyet alanıydı. Nitekim beyaz çeteler siyah derilileri kaçırıp, el ve ayaklarına zincir vurarak, aylarca saklayıp, zamanı gelince, onları satışa çıkarıyorlardı. Amerika’da kaçak kölelere sığınma hakkı tanıyan ve onları koruma altına alan siyah derili aileler de tutuklanıp köle olarak satışa çıkarılıp cezalandırılıyorlardı. Washington’da bir beyaz köleci en az 20 zenci çocuk, kadın ve erkeği esir alsaydı, onların ellerini zincirle biri birine bağlayıp, köleler pazarına sevk ederdi. Amerikalı ırkçı beyazlar esir edilen anne ve çocukları biri birinden ayırıp, çeşitli bölgelerdeki farklı köle sahiplerine satıyorlardı. Bu vahşet ve insanlık dışı uygulamalara dayanamayan anneler bazen intihar ediyorlardı.

Sözde köleliğin kalktığı ve yasaklandığı Amerika eyaletlerinde bile siyah derili masum insanlar oy kullanmak, seçime katılmak, mahkemeye dava açmak, toplu taşıma araçlarına binme, eğlence mekanlarına giriş yapma, ordu ve polis teşkilatına katılma, okullara kayıt yaptırma ve eğitim görme hakkından yoksundular. Siyah derili insanlar sürekli itilip kakılıyor ve tahkir ediliyorlardı.

Amerika kilisesi de insanlık dışı uygulamalara göz yummakla kalmayıp, bizzat köle ticaretiyle uğraşmaktaydı. Keşiş ve papazlar de birer köle tüccarıydı. Amerika’nın kuzey bölgelerindeki kiliseler tam bir ırkçılık yuvasıydı. Zencilere kilisede özel bölmeler tahsis ediliyordu. Bazı eyaletlerde zenciler kiliseye giremez tabelasıyla karşılaşıyordu.

Irk ayırımı ( segregation ) denilen resmi politika hem federal, hem de eyalet yasaları nezdinde de yüz yıl kadar sürdü, 1960’ların ikinci yarısındaki sosyal çalkantılarda ve “Civil Rights” ( İnsan Hakları ) Hareketi denilen mücadele sonucunda demokratik reformlarla hafifletildi. Fakat hiç bir zaman sona ermedi, hele hele, beyaz nüfusun zihniyetinde ırkçı önyargılar ve ırk ayrımı toplumsal yaşamdan, çalışma hayatına, eğitim kurumlarına değin hiçbir şekilde sona ermedi.

Kuzey Amerika’daki siyah derili insanın yaşamında dindarlık, Tanrı ve Teslis inancı, bu inancın kurumsal dışa vuruş aracı olan Kilise; hem kölecilik aşamasında, hem de sonrasında önemli bir yer tutup daima sermaye sahipleriyle eski ve yeni model köle ticaretini yapanları koruyup kolladı.

Halbuki İsa Mesih kölecilik, ırk ayırımı ve ırkçılıkla mücadele içinde gönderildi. Fakat kilise bunun tam tersini uyguladı. Buna rağmen bazı siyah derili insanları da uysallaştırıp, kendi safına katabildi.
kilisenin desteğinde Sömürgecilik, artı kölecilik ile oluşan sermaye birikiminin verdiği ivmeyle Amerika Anglosakson beyazlar topluluğu hızla sanayileşip, ekonomik kalkınma refah ve tüketim toplumuna dönüşmüş oldu.

Beyaz adam kıtadaki hem siyah derili insanı sömürmeye, hem de Amerika’nın doğal zenginliklerini  tahribe devam etti. Amerika kıtasının Kuzey’indeki refah toplumlarının ( welfare states ) tüketimi için onların isteklerine göre yönlendirilen tarım politikalarıyla doğadan koparılan, ama sanayide de istihdam bulamayan çarpık kentlerin derme çatma mahallerinde işsizlik ve yoksulluk içinde kıvranan Afrika kökenli Amerikalı insan kurtuluş yolunu aramaya başladı.