Mücadele ve Kıyam Siperinde İmam Humeyni -ks-

Allah yolunda mücadele ve cihad ruhu; İmam Humeyni’nin -ks- yetişme tarzında, yetiştiği muhit ve aile ortamında ve esasen o büyük insanın sosyal ve siyasi hayatının bütün safhalarında kök salmış bir hakikatti. Onun mücadele hayatı, gençlik döneminin ilk yıllarından itibaren başlar ve kendisinin ruhî ve ilmî tekamül ve yetişmesine paralel olarak sürer ki İran’la diğer İslam ülkelerindeki sosyal ve siyasi gelişmeler de bu mücadelenin akışına etkide bulunmuştur. Hicri şemsi 1340-1341’li yıllardan (miladi tarihle 1960-1962’li yıllar) İran’da baş gösteren Vilayet ve Eyalet Encümenleri hadisesi onun, ulemanın kıyamında rehber ve lider olarak bilfiil sahnede görünmesine neden oldu. Bunu izleyen yılda, yani 15 Hordad 1342’de baştan başa bütün İran’da ulemanın öncülüğü ve liderliğinde müstebit rejime karşı muazzam bir başkaldırı ve kıyam yaşandı ki bu kıyamın en belirgin iki özelliği, İmam Humeyni’nin rehberlik ve liderliğini vurgulaması ve kıyamın sebep, saik, slogan ve hedeflerinin tamamen İslâmi olmasıydı. Daha sonra bütün dünyada “İslam İnkılâbı” adıyla tanınacak olan çağın emsalsiz inkılabının başlangıcı işte bu 15 Hordad kıyamıdır.

İmam Humeyni -ks- İran’ın, en zorlu ve çetin dönemlerinden birini yaşamakta olduğu yıllarda dünyaya gelmişti.

Meşrutiyet hareketi, İngilizlerin yerli uşakları aracılığıyla Kacar hanedanının sarayında oynadığı oyun ve entrikalar ve ülke içinde yaşanan dahili çekişmelerle bir grup batı hayranı kör taklitçinin “aydınlar” adı altında işlediği ihanetler neticesinde amacından saptırılmış ve hareketin yönü ve hedefi ustaca başka bir yatağa kaydırılmıştı. Ulema ve din adamları bu hareketin bizzat öncüsü ve lideri olmasına rağmen türlü oyun ve entrikalarla devre dışı bırakılmış ve insiyatif laiklerin eline geçmiş ve yönetim tekrar müstebit bir krallığa dönüşüvermişti. Kacar padişahlarının kabilece mahiyeti ve yönetimdeki liyakatsizlik ve zaafları, İran’da ciddi sosyal ve ekonomik bozulmalar neticesinde hanlar, derebeyleri ve eşkıyalar millete musallat olmuş, memlekette huzur ve güvenlik kalmamıştı. İşte bu şartlar altında müslüman İran milletinin yegane sığınağı ve sadık dostu yine İslam ulemasıydı. Nitekim bahsimizin başında da belirttiğimiz üzere İmam’ın -ks- babası da müslüman halkın hakkını savunma ve zorba hanların karşısına dikilme neticesinde şehid düşmüş ve bu ailenin Allah yolunda mücadele, hicret ve şehadet örfüne bilfiil imza atmıştı.

İmam Humeyni -ks- birinci dünya harbinde 12 yaşında olduğunu söyleyerek o dönemle ilgili hatıralarını şöyle anlatır: “… Ben dünya savaşlarının 2’sini de hatırlıyorum. Küçüktüm, okula gidiyordum. Humeyn’deki kasaba merkezinde Rus askerleri vardı; birinci dünya savaşında biz türlü saldırılara maruz kalıyorduk.”

Rahmetli İmam -ks- bir başka hatırasında da o günlerde merkezi yönetimin destek ve himayesiyle birçok han, eşkıya ve zorbanın her tarafa musallat olduğunu ve halkın malını yağmalayıp namusuna ve canına kastettiklerini anlatırken bazı isimler de verir: “… çocukluğumdan beri savaşı yaşamışımdır ben. Zulgiler saldırırdı bize, Recebalilerin saldırısına uğrardım sık sık. Bizim de silahımız, tüfeğimiz vardı, ben o yıllarda çocuktum, buluğ çağlarında bir çocuk olmama rağmen; eşkıyaların saldırılarını püskürtmek için -Humeyn’deki- yapılmış olan siperlere başvururduk.”

İmam -ks- bir diğer hatırasında da şöyle anlatır: “… Humeyn’de bulunduğumuz mahalde siper kazardık; benim de tüfeğim vardı. Ama ben çocuktum henüz tabi; 16-17 yaşlarındaydım o sıralarda. Silah kullanmasını öğretirlerdi bize, eğitim alırdık… Siperlere giderdik; halkın malını ve ırzını yağmalamak için saldırıya geçen eşkıyalara karşı savaşırdık o siperlerde. Ortalık karışmıştı, memleket kargaşa içindeydi, hükümet iktidarını yitirmişti. Hatta bir defasında Humeyn’in bir mahallesini eşkıyalar ele geçirdiler, halk onlarla savaştı, herkes silahını alıp onlara karşı koydu, biz de silahımızı alıp onlara karşı koyduk.”

Mevcut tarihi belgelerin de açıkça ortaya koyduğu üzere hicri şemsi 3 İsfend 1299’da İngilizlerin destek ve planıyla gerçekleşen diktatör Rıza Han İhtilali, Kacar saltanatını devirip hanlık ve derebeylik sistemine son vererek en ücra köylerden şehirlere kadar her yeri sarmış olan eşkıya belasının önemli ölçüde kökünü kuruttuysa da, yağmurdan kaçan millet doluya tutulmuş oldu; zira bu kez bizzat devletin kendisi eşkıya alacak ve Rıza Han’ın binlerce akrabası hükumetin çeşitli noktalarına yerleşerek mazlum İran milletinin kanını emecekti. Böylece kırsal bölge eşkıyalığı devri kapanmış, onun yerine sistemli ve kanunlu bir “Pehlevi devlet eşkıyalığı” dönemi başlamıştı.

Rıza Han 20 yıllık istibdad ve padişahlığı sürecinde İran’ın verimli topraklarının yarısına yakın bir kısmını gasbederek bütün arazi tapularını resmen kendi adına geçirdi. Bu kabarık iştiha neticesinde, sarayın özel mülkiyet işlerinin takibi için kurulan teşkilat ve kuruluşlar, en büyük bakanlıklardan bile daha geniş ve daha kalabalık kadroluydu. Rıza Han diktatörlüğü işi öyle bir noktaya vardırdı ki bir arsa veya arazinin, hatta vakıf olarak resmen devri için bile göstermelik kukla meclisten onlarca kanun, tüzük ve madde onayı alındı. Nitekim Rıza Han’ın kendi adına geçirdiği tapular, edindiği menkul ve gayri menkuller, mücevherler, şirketler, ticari merkezler, sanayi birimleri, fabrikalar; onun hayatını kaleme alan dost-düşman herkesin mezbur hatıratındaki en kalabalık bölümleri işgal eder.

Rıza Han’ın ülke içi siyaseti üç temel prensip üzerine kuruluydu: Askeri-polisiye kökenli sert hükümetçilik, din ve din adamlarına karşı tam bir düşmanlık, tam bir batı taraftarlığı!

Bu üç temel prensip, Rıza Han’ın saltanatı boyunca varlığını devam ettirmiştir.

Meşrutiyet olaylarından sonra bir taraftan İngiliz güdümlü hükümetlerin baskısı, bir taraftan da batı çarpılmışı sözde aydınların olmadık ihanet, iftira ve karalamalarıyla karşı karşıya kalan İran uleması, bu zor şartlar altında yüce İslam dini ve ulemanın izzet ve varlığını koruyabilmek için amansız bir mücadele vermekteydi. Bu gaye doğrultusunda Ayetullah’il Uzma Hacı Şeyh Abdulkerim Hayri hazretleri, Kum ulemasının daveti üzerine Erak’tan Kum kentine hicret etti, ardından, fevkalâde bir çalışkanlık ve zeka örneği sergileyerek Humeyn ve Erak’ta medrese yüksek bilimleriyle ilgili mukaddemat ve sutuh derslerini bitiren İmam Humeyni de -ks- Kum’a hicret ederek henüz kurulmakta olan Kum yüksek medresesinin konumunu güçlendirmede fiilen katkıda bulundu. Çok geçmeden İmam -ks- Kum’un en seçkin uleması, ve tanınmış müçtehidler arasında yer alan isimlerden biri olacaktı.

Daha önce de belirttiğimiz üzere bu dönemde, Rıza Han’ın dini politika ve neticede hayattan dışlayan laik siyasetini akamete uğratabilmenin tek yolu; din, medrese ve ulemanın güçlü ve kararlı bir şekilde müdafaa edilmesiydi. Bu nedenledir ki İmam Humeyni -ks- söz konusu şartlar ve olumsuz ortamda ulema, medrese ve taklid merciilerinin takınması gereken tavır ve izlenmesi gereken yöntemin niceliği ve niteliği konusunda bazı noktalarda Ayetullah’il Uzmâ Hayri ve ondan sonraki dönemde de Ayetullah’il Uzmâ Burucerdi’yle birtakım görüş ayrılıkları içinde bulunmasına rağmen her iki alim döneminde de rejim karşısında ulemanın ve dini ilmiye medreselerinin konum ve iktidarını var gücüyle savunmaktan bir lahza olsun geri durmamıştır.

İmam Humeyni -ks- İslam ümmetinin sosyal ve siyasi meselelerine özel bir önemle eğilen nadir müçtehidlerdendi. Rıza Han, saltanatının temellerini sağlamlaştırır sağlamlaştırmaz ilk iş olarak İran’da dinin ve ulemanın etkinliğini kırmaya çalıştı ve bu yolda gerekli gördüğü hiçbir girişimde bulunmaktan çekinmedi. İslam alimleri onun döneminde görülmedik baskılara maruz bırakıldı; bununla da yetinmeyerek dinî ağıt, mersiye, anma merasimleri ve hutbeleri yasakladı. Din dersleri ve Kur’an dersleri okulların müfredatından çıkarıldı, Cuma namazı kılınması yasaklandı; müslüman kadınların hicabına da el uzatmaktan çekinmeyen laik rejim, çarşaf ve örtünmeyi de yasaklayacağını duyurmaya ve kamuoyunu hazırlamaya başladı. Rıza Han bu hedef ve gayelerini bilfiil gerçekleştirmeden önce en ciddi ve önemli tepkiyi İran’ın bilinçli ve inkılâbî ulemasından aldı. İsfahan’ın bilinçli alimleri Ayetullah Hac Ağa Nurullah-i İsfahani öncülüğünde hicri şemsi 1306’da rejimi protesto gayesiyle İsfahan’dan Kum’a hicret ederek bu şehirde oturma eylemi başlattılar. Çok geçmeden diğer şehirler de bu protesto eylemine katılacak ve İslam alimlerinin Kum’daki 105 gün süren oturma eylemi (hicri şemsi 21 Şehriver’den 4 Dey’e kadar) Rıza Han’ın görünüşte geri adım atmasıyla sonuçlanacaktı. Bu protesto neticesinde dönemin başbakanı Muhbirussaltanat, ulemanın öne sürdüğü şartları yerine getirmeye söz verdiyse de bu kıyamı başlatan kişinin 1306 Dey’inde Rıza Han’ın kiralık katilleri tarafından şehid edilmesi üzerine söz konusu oturma eylemi fiilen bitmiş oldu.

Bu kanlı macera, o sıralarda genç bir din adamı olan İmam Humeyni gibi mücadeleci ve korkusuz bir alimin meselelerle yakından tanışmasına ve ulemayla Rıza Han arasındaki mücadelenin nicelik ve niteliklerine iyice vakıf olmasına yardımcı olmuştu. Diğer taraftan bu hadiseden birkaç ay önce hicri şemsi 1306 Nevruz’unda Kum’da Ayetullah Bafkî Rıza Han’a karşı çıkmış, olay çatışmaya kadar gitmiş ve Rıza Han tam bir vahşilikle şehri askeri kuşatmaya almış ve çıkan çatışmada bu mücahid alim yakalanarak Rıza Han tarafından dövülmüş ve sonra da Rey şehrine sürgün edilmişti. İşte bu şartlar altında İran tam bir diktatörün pençesinde kıvranır ve meclisten İslam dışı kanunlar çıkarılmaya çalışılırken dönemin yiğit mücahid alimi Şehid Ayetullah Seyyid Hasan Müderris mecliste görülmemiş bir mücadele örneği sergileyip Rıza Han’ın laik isteklerine zerrece boyun eğmiyor ve bütün bu mücadeleler, genç İmam’ın ruhunda derin izler bırakarak onun mücadele azmini bileyip tecrübe ve tedebbürünü artırıyordu.

Rıza Han, Kum dinî ilmiye medresesini dağıtarak medreseleri devlet kontrolündeki okullar haline getirmek amacıyla ulemanın, devletçe düzenlenen resmi imtihanlara girmesi gerektiği yolunda emir verince İmam Humeyni -ks- bunun bir komplo olduğunu pervasızca haykırarak Rıza Han’a itiraz etti ve bu komployu gerçekten bir ıslah hareketi olarak görecek kadar safdil olan bazı alimleri uyandırmaya çalıştı. Ne yazık ki, rejimin uyguladığı yoğun sistematik propagandayla alçakta baskı ve eziyetler ve diğer yandan meşrutiyet hareketi sonrası yaşanan tatsız olaylarla, devletçe körüklenen ihtilaf ve görüş ayrılıkları neticesinde İran uleması bu dönemde bir nevi inzivaya çekilmiş ve ülkeyi tam anlamıyla bir hafakan basmıştı. Hatta iş öyle bir noktaya vardırıldı ki; insanın iç dünyasının eğitimiyle ilgili olan ve neticede günlük meselelerin değerlendirilmesi gibi sohbetlerle noktalanan irfan ve felsefe dersleri bile, Rıza Han’dan çekinen korkak ve refahına düşkün din adamı kılıklı sözde bazı alimler tarafından haram ve yasak ilan edildi. İmam Humeyni de bu baskıya uğrayan alimlerden biri olduysa da, bütün baskı ve tehditlere rağmen, öğrencilerine verdiği felsefe, irfan ve ahlâk derslerini tatil etmeyerek ders mahallini değiştirip başka bir yerde gizlice aynı derslerin devamını vermeyi sürdürdü. Bu yılmaz çalışmaların ürünü, Allame Şehid Üstad Mutahhari gibi seçkin şahsiyetlerin yetişmesi olmuştur.

Ulema ve İran milletinin yılmadan direnmesi ve rejimin garazkar emellerine asla eğilmemesi neticesinde Rıza Han’ın İslamı toplumdan büsbütün silme, kadınların örtünmesine engelleme ve dini merasimleri yasaklama gibi emelleri önemli ölçüde akamete uğradı ve birçok defa laik Rıza Han rejimi İslam uleması ve müslüman halkın sert ve yek vücut tepkileri karşısında geri adım atmak zorunda kaldı.

10 Behmen 1315 (hicri şemsi) Ayetullah’il Uzma Hayri’nin vefatı üzerine Kum dinî ilmiye yüksek medresesi yok olma tehlikesiyle karşı karşıya bırakıldı ama dinine bağlı ve inancında vefakar olan bir avuç alimin yiğitçe direnmesi sonucu bu tehlike atlatıldı ve 8 yıl boyunca Kum ilmiye medresesi Seyyid Muhammed Hüccet, Seyyid Sadreddin Sadr, Seyyid Muhammed Taki Hansâri -ra- gibi seçkin ayetullahlar tarafından idare edildi. Bu süreçte, bilhassa Rıza Han’ın devrilmesinden sonra en yüksek din merciliğinin tahakkuku için ortam oluşmuş oldu. Ayetullah’il Uzmâ Burucerdi Hazretleri, Ayetullah’il Uzmâ Hayri’den sonra ulemanın sancağını taşıyacak ve din medreselerinin varlığını sürdürebilmesini sağlayabilecek değerli bir alimdi. Bu öneri, başta İmam Humeyni -ks- gelmek üzere Ayetullah Hayri’nin öğrencileri tarafından hemen ciddiyetle ele alınıp incelendi ve bizzat İmam’ın kendisi, Ayetullah Burucerdi’nin bu sorumluluğu üstlenmesi için çağrıda bulunup çaba gösterdi. Ötedenberi memleketin siyasi ve sosyal meselelerini yakından izleyen ve medreselerle ulemanın vaziyetini özenle tetkik etmekte olan İmam -ks- bıkıp usanmadan mütalaada bulunuyor, günlük dergi ve gazetelerden, en karmaşık dini ve tarihi kitaplara varıncaya kadar bu hususta faydalanılabilecek bütün eser ve yayınları tanıyor, gerektiğinde sık sık Tahran’a yolculuk ediyor Ayetullah Müderris gibi büyük alimlerle görüşüp sürekli danışıyordu. Bütün bu ciddi çalışma ve tecrübeler neticesinde şu sonuca varmıştı: Meşrutiyet döneminde alınan hezimet ve bilhassa Rıza Han’dan sonra müslüman İran milletinin yaşadığı zillet ve yenilgilere bir son verebilmenin tek yolu dini ilmiye medreselerinin korunması, bu medreselerin bilinçlendirilmesi ve halkla ulema arasındaki yakın diyaloğun daha da yakın ve kesintisiz hale getirilmesiydi. Bu nedenle, kendisi Kum’un en tanınmış müçtehid ve üstadlarından olduğu halde, rahmetli İmam -ks- Ayetullah Burucerdi’nin Kum’daki konumunu güçlendirmek için elinden geleni yapacak, hatta daha sonra öğrencilerinin de açıklayacağı üzere, bir öğrenci gibi bizzat gidip onun usul ve fıkıh derslerine bile katılacaktı.

İmam Humeyni -ks- yüce hedeflerini gerçekleştirebilme yolunda önemli bir adım olarak gördüğü “medreselerde köklü bir bünye ıslahatına gidilmesi gerektiği” fikrini bir proje şeklinde geliştirerek hicri şemsi 1328’de Ayetullah Murtaza Hayri’yle birlikte Ayetullah Burucerdi Hazretlerine -ra- sundu. İmam’ın -ks- öğrencileri başta gelmek üzere bu proje, medresedeki yiğit ve samimi öğrencilerle ulema tarafından büyük bir ilgi ve destek görmüştü.

Bu proje uygulanmaya konulur ve medrese, ilmî ve kültürel bir kuruluş olarak örgütlenen geniş çaplı bir faaliyet sahasına açılmaya doğru giderken, henüz ilk adımda; bu projenin günübirlik yaşamlarındaki rehavet ve refahlarını bozabileceği endişesine kapılan din adamı kılıklı bir grup pısırık azınlığın da etekleri tutuşmuş ve bu hannas tıynetliler söz konusu projenin uygulanmaması için ellerinden gelen her hile ve desiseye başvurmuşlardı. Bu vesveseci hannasların uğursuz çalışmaları neticesinde, ilk başlarda söz konusu projeyle muvafık olan Ayetullah Burucerdî, kalben ve projeyi desteklemesine rağmen, uygulanmasına izin vermedi. Ayetullah Hayri’nin oğlu Ayetullah Murtaza Hayri Efendi bu tutumdan pek rahatsız olarak Kum’dan ayrılmayı yeğleyip bir süre Meşhed’e hicret etti. Ama İmam Humeyni -ks- zerrece yılgınlık göstermeyip bu ve benzeri can sıkıcı birçok gelişmeye rağmen dînî ilmiye medresesinde uyanış hareketlerinin başlayacağı günleri sabırla bekledi.

Bu hadiseden 8 yıl önce, yani hicri şemsi 1320 Şehriver’inde İran, 2. dünya savaşı nedeniyle müttefik güçlerin işgaline uğramıştı. Kendi halkını baskı altında tutabilmek için 20 yıl boyunca astronomik harcamalarla kalabalık ordular kurup teçhizatlandıran diktatör Rıza Han’ın kukla askerleri, işgalci müttefikler karşısında hemencecik teslim olmuş ve daha sonraları bizzat oğlu Muhammed Rıza’nın da itiraf ettiği üzere, müttefik askerlerle karşılaşma cesareti bile gösteremeyerek kuru sıkı kurşunlarını ateşledikten sonra silahlarını bırakıp kaçmışlardı. Rıza Han onca diktatörlük ve tekebbürüne rağmen aşağılık ve rezil bir şekilde tahttan indirilip yurt dışına sürüldü. Şahlık dönemi tarih kitaplarında ilginç bir çelişki yazılıdır bu hususta; ülkenin yabancı güçler tarafından işgali karşısında fevkalâde rahatsızlık duyan İran halkı, yine de Rıza Han gibi bir diktatörden kurtulmanın sevincini yaşamaktaydı. Halkına düşkünmüşçesine bir görüntü vermeye çalışan diktatör Rıza Han tahttan indirildiğinde, halkın yoksulluğu ve milli servetin yağmalanması pahasına biriktirdiği serveti, o günün şartlarında 680 milyon riyali aşmakdaydı ki, kamuoyu önünde “millî” görünmeye çalışan benzeri diktatörlerin gerçek yüzünü göstermesi açısından bir hayli ibret vericidir.

İngilizler, diğer bir müttefik olan Ruslarla anlaşarak Rıza Han’ın yerine oğlu Muhammed Rıza’yı tahta geçirdiler. Böylece İran’ın mazlum halkı için uzun bir karanlık sayfa daha açılmada ve ülkenin bağımsızlığıyla halkın hak, hürriyet ve izzetinin pazara çıkarıldığı 38 yıllık yeni bir diktatörlük dönemi daha başlamakdaydı şimdi. Şahın tahta geçtiği ilk iki yıl, rejim henüz pek zayıf olduğundan halkın rahat nefes alabildiği kısa bir dönem oldu, yeni politikalar neticesinde kimi insanlar fikir ve görüşlerini beyan edebilir olmuş, bazı partiler kurulmuştu. Kimi politikacılar, genç şahın da pek hoşlandığı birtakım milliyetçi ve nasyonalist ülkülü partiler kurdular, kimi de meclise girmeye ve devlet kadrosunda kendisinde bir yer edinmeye çalıştı. Bu şartlar altında müslüman halkın emellerini gerçekleştirip İslami bir kıyama yardımcı olabilecek Ayetullah Müderris gibi yiğit ve politikacı alimler Rıza Han tarafından çok önceden şehid edilmişti. Komünistlerle kökü dışarıda bulunan diğer parti ve kuruluşlar ise Moskova ve diğer merkezlerden gönderilen direktifleri uygulamaktaydı sadece.

Dinî ilmiye medreseleriyse, daha önce de belirttiğimiz gibi, Rıza Han’ın vahşi saldırıları ve bazı korkakların suya sabuna dokunmama politikaları neticesinde tam bir inzivaya çekilmiş ve sosyal sorumlulukları üstlenemeyecek kadar tezyif edilmişti. Yine de, bu zor şartlar altında bile medreselerdeki kıpırdanma tam anlamıyla bitmemiş ve bir İslam devleti kurma ülküsü uğruna can vermeye hazır Nevvab Safevî’yle arkadaşları gibi yiğit müslümanlar, İslam düşmanı rejimi yıkabilmek için silahlı bir mücadeleye girmenin hazırlıklarını başlatmışlardı.

İmam Humeyni -ks- bir şiirinde Rıza Han ve onu izleyen ilk yıllardaki korkunç baskı, şiddet ve hafakan ortamında mücadele veren müslümanların mazlumiyetini tavsif ederken şöyle der:

“Rıza Şah’ın zulmünden kime şikayet edelim?
Bu canavarın zulmünden kime feryat edelim?
Nefesimiz varken, haykırmamızı önledi,
Şimdi haykıracak nefes de kalmadı işte.”

Bu geçici serbesti döneminde İmam Humeyni -ks- fırsatı ganimet sayarak Keşf’ul Esrâr adlı meşhur eserini kaleme aldı (hicri şemsi 1322, miladi 1943) ve Pehlevi hanedanının halka revâ gördüğü 20 yıllık diktatörlük ve cinayetleri açıkladı; bu arada bazı karanlık ellerin yüce İslam dini hakkında zihinleri bulandırmaya çalıştığı konulara da girerek bu garazkâr şüpheleri giderici mükemmel incelemelerini yayınladı; İslam devletinin kurulmasının zarureti ve bunu gerçekleştirebilmek için kıyam edilmesi gerektiği düşüncesini de yine bu eserinde açıkça yazacaktı. Bu olayın üzerinden henüz bir yıl geçmişti ki İmam -ks- hicri şemsi 1323 Ordibeheşt’inde (1944 baharı) müslüman halkı ve İslam alimlerini rejime karşı ayaklanıp kıyam etmeye çağıran ilk siyasi bildirisini yayınladı. Bu bildirideki beyan tarzı, muhatab ve muhtevadan da anlaşılacağı üzre İmam -ks- o günkü şartlar altında öylesine üzücü hale getirilmiş bulunan medreselerden çabucak bir kıyam ve başkaldırı gerçekleştirmelerini beklememektedir; bilakis, söz konusu bildiriyi yayınlayan İmam’ın amacı medreselerde okuyan genç din adamlarını uyandırıp bilinçlendirmek ve onlara tehlike sinyallerini vermektir. Nitekim İmam’ın da önceden tahmin etmiş olduğu üzere ulemayı kıyama davet eden bu açık bildiri bir kıyam ve olumlu bir cevapla karşılaşmadıysa da, İmam’dan -ks- ders alan ve o hafakan günlerinde onun hakkın ve hakikatin yılmaz ve korkusuz bekçisi olduğuna bizzat şahid olan öğrenciler bu yiğitçe davet ve çağrıdan fevkalade etkilenmiş ve geleceğe daha bir umutla bakmaya başlamışlardı. İmam’ın -ks- siyasi tavrı, nadide şahsiyeti ve yiğit kişiliği gittikçe daha iyi anlaşılmakta ve daha net görülebilmekteydi. Bu nedenle onun etrafında kümelenen hak ve hakikat aşıklarının sayısı da günden güne artmakdaydı. Nitekim bu insanların büyük bir çoğunluğu daha sonra İmam’dan gördükleri aynı yiğitliği topluma yansıtacak ve 15 Hordad kıyamında, görülmemiş fedakarlık örnekleri sergileyecek, onu izleyen yıllardaki hafakan ortamında da yılmadan çalışmalarını sürdürecek, hapis ve işkenceli yıllardan sonra hayatta kalabilenler, İslam İnkılabı’nın zaferle sonuçlanmasının ardından, henüz kurulmuş olan İran İslam Cumhuriyeti’nde en zor şartlar altında kilit noktalarda vazifelerini ifa etmekten çekinmediler. Dini ilmiye medreselerinin ıslah edilmesi gerektiği fikri de yine sadece bu kesim tarafından desteklenmekdeydi, ama daha önce değinmiş olduğumuz şartlar altında bulunulduğu sürece bu fikrin tahakkuku mümkün olmamıştı. Mevcut belge ve hatıralardan da anlaşılacağı üzere İmam Humeyni -ks- Ayetullah Burucerdi’nin -ra- medrese başkanlığında bulunduğu yıllarda çeşitli dallarda ders verip inceleme ve ilmî tetkiklerde bulunmanın yanı sıra vaktinin önemli bir bölümünü dinî merceiyet ve medreselerin konumunu muhafaza ve güçlendirmeye ayırmıştı; bununla da yetinmeyerek sürekli siyasi ve sosyal etüdlerde bulunuyor, günlük yayın dünyasını yakından izliyor, Pehlevi rejimin türlü siyasi ve kültürel plânları ve maksatlarını tespit edip bunlara karşı ulemayı ve halkı uyarıyor, ulema içine sızdırılmaya çalışan rahatına düşkün ve pasif unsurların önünü kesmeye çalışıyordu. Bu arada Tahran’daki olumlu siyasi çevrelerle de irtibatını korumakta, Ayetullah Kaşani gibi tanınmış alimlerle yakın irtibatını sürdürmekte ve şah dönemi meclisinin bütün çalışma faaliyetlerini ciddiyet ve dikkatle izlemekte İran’da ve dünyada olup biten gelişmeleri yakından takib etmekteydi.

Anayasanın değiştirilmesi ve şahın mutlak yetkilerle donatılması amacıyla bir kurucular meclisinin oluşturulmaya başlandığı (hicri şemsi 1328) günlerde Ayetullah’il Uzmâ Burucerdi Hazretlerinin -ra- bu gelişmelere olumlu baktığı, hatta bazı üst düzey yetkililerle bu konuda müşaverelere katıldığı yolunda bir söylentinin yayılması İmam Humeyni’yi -ks- fevkalâde üzmüş ve karşılıklı görüşmelerde gerekli uyarılarda bulunmanın yanı sıra o dönemin önde gelen bazı müçtehid ve diğer din adamlarıyla birlikte Ayetullah Burucerdi’ye açık bir mektup yazarak son günlerde ortalıkta dolaşan bu söylenti konusunda gerçeği açıklayıp açıkça tavır koymasını istemişti. Bu açık mektuba Ayetullah Buruverdi cevap verecek ve söz konusu anayasa değişikliğine olumlu baktığı yolundaki söylentileri tekzipte bulunup yalanlayacaktı. Bu açıklamanın yapıldığı günlerde Lübnan’da sürgünde bulunan Ayetullah Kaşani de oradan yayınladığı bir bildiride şahın bu yeni kararlarından caydırılması gerektiğini vurgulamakta ve böyle bir girişime ciddiyetle karşı durulması gerektiğini hatırlatmaktaydı.

Meclisin 16. dönem seçimlerinde Ayetullah Kaşâni Tahran halkının oyunu alarak milletvekilliğini kazandı. Mücadeleci ve mücahid bir alim olan Ayetullah Kâşani liderliğindeki din adamları kanadının Milli Cephe kanadıyla itilafta bulunup ortak bir siyaset izlemesi, siyasi terazi kefesinin “İran petrolünün millileştirilmesinden yana olan”lar lehine değişmesini sağlamış ve böylece şah, hem mecliste hem kamuoyunda büyük bir yenilgi almıştı. Bu arada, Ayetullah Kaşani’nin desteklediği “İslam Fedaileri” örgütü, şahın paravan ve kukla hükumetlerine ağır ve ürkütücü darbeler indiren muazzam operasyonlarda bulunmuş ve bu desteklerin gölgesinde yürüyen Milli Cephe lideri Dr. Musaddık, nihayet başbakanlık koltuğuna oturmayı başarmıştı. Çok geçmeden Tahran hicri şemsi 1331 Tir’inde (1952 yazı) halkın toplu kıyamına şahid oldu. Artık İran halkı niceden beridir yüreğinde taşıdığı emellerinden birine kavuşmuş ve İngiltere tarafından hortumlanan İran petrolleri millileştirilmişti. Ne var ki çok geçmeden Musaddık-Ayetullah Kaşani koalisyonunda ciddi rahatsızlıklar görülmeye başladı; İslam Fedaileri, Ayetullah Kâşâni ve Dr. Musaddık’la kurmay politikacıları arasındaki ihtilaflar bu grupları karşı karşıya getirecek noktaya ulaşmakta gecikmedi. Merhum Ayetullah Kâşâni, petrolün millileştirilmesine karşılık İngiltere’ye tazminat ödenmesine ısrarla karşı çıkmakta ve “asıl, İran’ın petrolünü 50 yıldır hortumlayıp yağmalamakta olan İngiltere’nin bize tazminat ödemesi gerekir!” demekteydi. Bu nedenle Ayetullah Kaşâni -ra- Dr. Musaddık’ı tehditkar bir dille uyarmış ve bu konuda zerrece taviz vermemesine, hiçbir görüşme ve müzakereye katılmamasını istemişti.

Diğer taraftan Musaddık, İngiltere’nin yerini Amerika’ya bırakmaya ve İran petrolleriyle diğer ekonomik ve sınâî dallarda işlerin Amerikan şirketlerine devredilmesini sağlamaya çalışıyordu ki, Ayetullah Kaşânî -ra- buna da kesinlikle karşı çıkmakdaydı.

İhtilaf konularından biri de, hareket ve hükümette laik ve din karşıtı grup ve şahıslara sıcak bakılmaya başlanması ve İran Komünist Partisi olan Tudeh’e güvenilmesiydi. Başbakan Musaddık’ın yetkileri arttıkça milli hükümet kabinesinde bu grupların nüfuz ve etkinliği de artmış ve yavaş yavaş iktidara konmaya başlayan laik güçler, buna paralel olarak, din ve ulema aleyhine önceden hesaplanmış zehirli propagandalarını da başlattılar. Tudeh Partisi’nin ihanetleri doruğa çıkmış, hareketin dinci kanadı iyice sahne dışı bırakılmıştı. Amerika bu fırsatı kaçırmayarak harekete geçti ve hicri şemsi 1332 Hordad’ının 28’inde gerçekleştirdiği bir darbeyle şahı yeniden tahta oturtarak muhalifleri sindirip Pehlevi hanedanının tekrar saltanat kurmasını sağladı.

Rahmetli İmam Humeyni’nin -ks- daha sonraları yaptığı konuşma ve mesajlar, onun bu birleşme ve koalisyonun hezimetle sonuçlanacağını daha ilk başlardan beri kuvvetle tahmin ettiğini gösterir niteliktedir. Nitekim milli hareket, sömürü karşıtı gayelerinin önemli bir kısmında başarılı olmuş, birçok amacına ulaşabilmişti; ama petrolün millileştirilmesi zaten belli bir zaman ve süreç için kısıtlılıklar getirecekti, bu nedenle de hareketin uzun süreçte idamesini garantilemesi beklenemezdi.

Hareketin milliyetçi kanadı, halkın bağrından gelen dinci kanadın gaye ve sloganlarına inanan insanlardan oluşmuyordu. Müşterek ve bir liderin olmayışı, garazkar ve maksatlı elemanların sızmış bulunması, müslüman İran milletinin uzun vadede desteğini arkasına alabilecek ortak siyasi ve kültürel hedefler taşımaması gibi faktörlerin yanı sıra; Amerika’nın türlü komploları ve diğer ecnebi ülkelerden gelen çeşitli baskılar, hareketin aynı çizgide devam etmesini imkansız kılmakdaydı. Petrolü Millileştirme Hareketi; aslında sosyal, siyasi ve kültürel açılardan Meşrutiyet hareketinin küçük bir kopyasıydı; nitekim onunla aynı zaaf ve güçleri paylaşan bu hareket, Meşrutiyet hareketinin uğradığı akibete uğramış, her iki hareket de aynı akibetle son bulmuştur. Hatta hareketin dinci kanadında bile görüş birliği ve toplu destek yoktu. İslam Fedaileri ve Ayetullah Kâşani’nin faaliyet ve çalışmaları, o dönemin güçlü taklid mercii olan Ayetullah’il Uzmâ Burucerdi tarafından destek görmediği gibi, yer yer çeşitli nedenlerle belirgin ihtilaflar bile göze çarpmakdaydı.

Bu ağır ve kritik şartlar altında, Kum’da bulunan Ayetullah’il Uzma Hansari’nin açık desteğiyle; İmam Humeyni -ks- gibi şahsiyetlerin zımnî desteklerinin mevcut gidişatı etkilemesi mümkün değildi.

Her halükârda, mazlum İran milleti Milli Petrol Hareketi’nin tadını henüz alamamışken, kısa sürede başlayan ihtilaflar ve iktidar sonrası hızla artan anlaşmazlıklarla vuku bulan tatsız gelişmeler, 28 Mordad darbesinin olanca acılığıyla milletin midesine oturmasına neden oldu. İslam Fedaileri bu darbeden yılmadılar ve faaliyetlerini sürdürmeye devam ettiler, ama iki yıl sonra (hicri şemsi 25.8.1334’te) Cento İttifakını imzalamak için Bağdad’a gitmeye hazırlanan dönemin başbakanı Hüseyin Alâ’ya karşı giriştikleri terör eyleminin başarısızlıkla sonuçlanması üzerine örgütün liderleri tutuklanacak ve 1334 Dey ayında şahın gizli askerî mahkemesinde göstermelik bir şekilde yargılandıktan sonra idam mangasının önüne sürüldüler.

İmam Humeyni -ks- ve diğer ulemanın bütün girişimlerine rağmen bu yiğit müslümanların idamı engellenemedi. İslam Fedaileri’nin hiçbir ciddi engelle karşılaşılmaksızın kolayca idam sehpasına çıkarılması İmam’a çok ağır gelmiş, ancak fevkalade azimli ve sabırlı bir ruha sahip olan İmam için bu gelişme, mücadelesinin daha sonraki merhaleleri için kıymetli bir tecrübe olmuştur.

Şah ve saray erkanı, bu kanlı darbeden sonra, daha önceki dönemlerden çok farklı bir şekilde ve kelimenin tam anlamıyla Amerika’nın emrine girmiş, bu ülkenin tasmalı uşağı haline gelmişlerdi; şimdi İran’da İngilizlerin yerini tamamen Amerikalılar almıştı artık. Amerikalılar süratle işe başlamış; hicri şemsi 1336 (1957)’da İran gizli istihbaratı Savak’ı kurarak hemen faaliyete geçirip şahın muhaliflerini acımasızca ortadan kaldırmış ve Amerikancı bir takım reformlar için gerekli ortamı hazırlayabilmek maksadıyla ülkede korkunç bir baskı, polis rejimi ve savaş kasırgası estirmeye başlamışlardı. Amerikan şirketleri, selefleri İngiltere’nin konumunu elde edip ondan boşalan yerleri doldurabilmek maksadıyla 1330-1340’lı yıllarda Fars Körfezi’ne akın ettiler. Bu arada Amerika’yla Sovyetler arasındaki şiddetli rekabet ve soğuk savaş, stratejik Fars Körfezi’ndeki hassasiyetlerin doruğa tırmanmasına neden olmuştu.

Beyaz Saray, İran’ın ve Ortadoğu bölgesinin petrollerine tek başına sahiplenmeyi kurmakdaydı. Bu amacını gerçekleştirme doğrultusunda, Fars Körfezi’nde ABD’nin jandarmalığını yapabilecek ve bölgede Batı’nın çıkarlarını koruma vazifesini üstlenebilecek kimse olarak şahı, bölgedeki diğer rejimlere tercih etmişti. Amerika’nın şaha bunca önem verip onu bunca desteklemesinin ardında yatan çok önemli bir neden de; bölgedeki Arap ülkelerinin günün birinde işgalci siyonist İsrail’e mutlaka karşı çıkacaklarını ve bu ikisi arasında savaşın kaçınılmaz olacağını önceden hesaplamış ve buna büyük bir ihtimal payı vermiş olmasıydı. Şahın psikolojik yapısı ve Pehlevi hanedanının güdümlü ve bağımlı karakteri, İslam dünyasında yaratılmak istenen çatlak ve uçurum için en uygun faktör durumundaydı ve ABD bu faktörü azami derecede kullanmaya kararlıydı. Bu macerada petrolün çok önemli bir rol oynayacağı muhakkaktı. Bölgenin bütün petrollerini elinde bulunduran müslüman Arap ülkeleriyle, Filistin topraklarını açıkça işgal etmeye başlayan yahudi siyonist İsrail arasında patlak vermesi kaçınılmaz görünen bu muhtemel savaş durumunda ne kadar ciddi bir enerji kriziyle karşı karşıya kalacağını çok iyi bilen batı; İran’daki petrol yataklarını bulup hemen kullanıma geçirmek için kolları sıvamış, yine aynı amaçla, söz konusu muhtemel krizi asgariye indirebilmek için şah rejiminin istikrar ve güvenliğini sağlamaya öncelik vermişti.

İran geleneksel tarımcılığının ekonomik ve sosyal yapısı, Amerikalıların İran’daki çıkarlarını garantileyebilmek için gerçekleştirmeyi düşündükleri reform girişimleri önünde önemli bir engel teşkil etmekdeydi. Bu şartlar altındaki bir İran; genellikle Amerika’dan satın alınacak askeri teçhizatla Amerikan şirketlerinin ürettikleri malların tüketimine harcanacak olan yüksek rakamlı petrol gelirlerini kendi iç piyasasında kullanabilecek durumda değildi elbet.

Binaenaleyh İran’ın şartlarını söz konusu ABD sömürüsüne daha müsait bir doğrultuda değişime uğratabilmek amacıyla senato ve şûrâ meclislerine çeşitli projeler sunuldu, yasa tasarıları düzenlendi. Daha sonraları Pehlevi rejiminin üst düzey yetkililerinin de itiraf edeceği ve İran’daki ABD büyükelçiliği -casusluk yuvası-nda ele geçirilen gizli belgelerin de açıkça ortaya koyacağı üzere bu proje ve yasa tasarılarının önemli bir kısmı ya bizzat Amerika’da, ya da bu ülkenin Tahran’daki büyükelçiliğinde hazırlanıp düzenlenmişti!..

“Toprak Reformu” projesi, şahın Ak Devrimi’nin prensiplerini halka kabul ettirmek için ortam hazırlama yolunda atılmış bir deneme adımıydı. İnceden inceye hesaplanmış ilk adımdı bu. Toprak reformu yoğun propagandalarla halka sunuldu; “toprak ağalarına ve hanlığa karşı mücadele, yoksul çiftçilere toprak dağıtımı ve arazilerin köylüler arasında bölüştürülmesi, üretim ve mahsulün arttırılması” gibi çarpıcı sloganlarla desteklenip süslendi.

Bu reformun perde arkasını bilip de itiraza kalkışacak olanlar “feodallerden yana olmak”la suçlanıyor, kolayca zan altında bırakılıyordu. Amerika’yla şah rejiminin 1340’lı yıllardaki bu yeni girişim ve atakları sırasında İran halkı iki acı hadise daha yaşıyordu ki bunlardan biri hicri şemsi 10 Ferverdin’de (1340) Ayetullah’il Uzma Burucerdi Hazretlerinin vefatıydı. Bu alimin oldukça değerli ilmi ve sosyal çalışmaları, ulema kavramı ve müessesesinin bir kez daha en güvenilir ve dürüst sığınak olarak İran halkının gündemine gelmesini sağlamış, bu da şah rejimin iğrenç plânlarını gerçekleştirmesini engelleyin önemli bir faktör olmuştu. Bu nedenle onun ölümü, doldurulması imkansız bir boşluk sayılmakdaydı. Yine aynı yılın İsfend ayında, bir zamanlar adı bile şahı dehşete uğratmaya yeten yiğit ve mücadeleci alim Ayetullah Kâşani de vefat etti. İmam Humeyni -ks- Ayetullah Burucerdi’nin rıhletinden sonra Kum medresesindeki birçok alim ve mukallidin, taklid merciiliğini kabullenmesi yolundaki bütün ısrarlarına, tıpkı geçmişte olduğu gibi red cevabı verdi ve bu konuda kendi mukallidlerinin yoğun çabaları karşısında direnerek fevkalâde bir zühd ve takva örneği sergileyip dünyevi makam ve itibarların kendisi için zerrece kıymet ifade etmediğini bir kez daha herkese göstermiş oldu. Oysa ki Ayetullah Burucerdi’nin rıhletinden 5 yıl önce İmam Humeyni, Urve’t-ül Vuska’nın bütün bablarına fetva yazmayı tamamlamış ve yine aynı yıllarda Vesile’t-il Necât kitabına yazdığı haşiye de, bir ameli risale -Tam İlmihal- olarak tamamlanmıştı. İmam’ın dünya ve dünyevî her şeye karşı sergilediği fevkalâde takvâ ve zühdü; onun Kırk Hadis Şerhi, Sırrususalât ve Namazın Âdabı gibi burcu burcu insanî kemal, ahlak ve irfan kokan derin anlamlı eserlerinde bariz bir şekilde müşahede edebilmek mümkündür ki, İmam’ın bu kitapları mezkur iki hadisenin vukuundan yıllar önce kaleme almış olduğu herkesçe bilinmektedir. Ayetullah Burucerdi’nin rıhletiyle birlikte İslam dünyasının “en büyük taklid mercii müçtehidlik makamı”nın boşalması şahla Amerika’yı harekete geçirmiş ve niceden beridir icrası için uygun bir fırsatın kollandığı ABD güdümlü birtakım reformların uygulama safhasına konulma girişimleri süratle başlatılmıştı.

Bu girişimleri en başta geleni, “en büyük alim ve mercii”lik makamını İran dışına taşıma çabaları”oldu. Ne var ki şah rejimi bu hesaplarında ne kadar yanıldığını anlamaktan fazla gecikmeyecekti. Aday ve seçmenlerin “müslüman ve erkek olma ve Kur’an-ı Kerim’e yemin etme” şartının değiştirilmesi amacıyla hicri şemsi 16 Mehr 1341’de Emir Esedullah Âlem kabinesine sunulan Eyalet ve Vilayet Encümenleri kanun tasarısı kabul edilmişti. Bu tasarıda kadınlara da aday ve seçmen hakkının tanınması, aslında çok çirkin birtakım hedefleri kamufle etmek için düşünülmüş bir oyundu.

Yukarıda bahsi geçen ilk iki şartın kaldırılıp değiştirilmesi, gerçekte İran’da Bahailerin iktidar koltuklarına taşınmasını öngören bir projeden ibaretti. Nitekim daha önceki bahislerimizde de belirtildiği üzere Amerikalılar Musaddık’ı devirmeden önce şaha bazı şeyleri kayıtsız şartsız kabul ettirmişlerdi ki bunların en başta gelini “siyonist İsrail rejimiyle iyi ilişkiler kurmak ve şartlar ne olursa olsun her zaman, İsrail’den yana tavır koymak”tı!

ABD’nin şaha verdiği güçlü desteğin ilk şartıydı bu!..

Nitekim İran’da yasama, yürütme ve yargı güçlerinin başına, sömürü Bahai unsurların sızdırılması bu birincil şartın süratle yerine getirilmiş olduğunu gösteriyordu.

Söz konusu yasa tasarısının onaylandığı haberini yayınlanır yayınlanmaz İmam Humeyni -ks- Kum’daki ulemanın en önde gelenleriyle acil bir müşaverede bulunduktan sonra onların da katılımıyla oldukça geniş çaplı bir itiraz ve protesto eylemi başlattı.

Bu çirkin oyunda şah rejiminin güttüğü hedefleri halka açıklayıp ifşa etme ve ulemayla dinî ilmiye medreselerinin ağır sorumluluk ve rolünü gündeme getirme hususunda İmam’ın -ks- o günkü şartlar altında ne kadar etkili bir rol oynadığı herkesçe bilinmektedir bugün. Tanınmış ulemanın şaha ve başbakan Esedullah Allem’e çektikleri açık protesto telgrafları ve açık mektuplar, müslüman için heyecanlandırıp harekete geçirmiş ve hemen ulemanın safında yer almalarını sağlamıştı.

Bu arada İmam Humeyni’nin -ks- şaha ve Esedullah Alem’e çektiği açık telgraflar çok sert ve tehditâmizdi. Bu telgraflardan birinde İmam -ks- şöyle diyordu: “Allah Teala’ya itaat etmeniz ve anayasaya saygılı olmanız için söze bir kez daha nasihatte bulunuyorum; Kur’an’a ve müslüman milletin güvenip dayandığı İslam ulemasının hükümlerine ve anayasada belirtilen maddelere aykırı davranmaya yeltenmemenizi öğütlerim!.. Gereksiz yere ve bile bile memleketi tehlikeye düşürmeyin; aksi takdirde İslam uleması sizin hakkınızda görüş bildirip gerekli fetvayı sadır etmekten çekinmeyecektir!”

Şah rejimi ilkin tehdit ve telkin propagandalarıyla işi halledeceğini sanarak ulema aleyhine kamuoyu oluşturmaya başladı ve bu arada başbakan Alem’i öne sürerek ona “hükümet, başlattığı reform projelerini uygulamaktan vazgeçirilemez!” dedirtti. Ne var ki bu tutum halkın hıncını körükleyerek protesto ve kıyamın daha da yayılmasıyla sonuçlandı. Tahran, Kum ve diğer bazı şehirlerde halk çarşı-pazarı tamamen tatil etmiş, kepenkler indirilmiş ve ulemanın emrine amâde olarak camilerde toplanmıştı. Bu toplu direniş ve protesto eylemlerinden 1,5 ay sonra laik rejim geri adım atmak zorunda kaldı ve şahla başbakanı Alem’in imzasını taşıyan ve özenle çok saygılı bir üslubun kullanıldığı cevâbi mektuplar ulemaya gönderilerek gönülleri alınmaya çalışıldı. İmam Humeyni’nin -ks- bu kıyamdaki rolü ve etkinliğini bilen ve onun düşmana asla taviz vermeyen bir karaktere sahip olduğunu anlayan rejim, birçok alime gönderdiği halde, kasten, İmam’a -ks- böyle bir mektup göndermemeyi tercih etmişti. Medrese çevresindeki bazı alimler, bu tutum karşısında saflık gösterip hemen yumuşayarak hükumetin özrünün kabul edilmesi, kıyam ve protesto eylemlerine artık son verilmesi yolunda görüş bildirdiyse de İmam Humeyni -ks- tutumunu zerrece değiştirmeyerek muhalefetini sürdürmeye devam etti ve hükümetin bu mektuplarda samimi olduğunu bilfiil göstermesi ve bunun için de, onaylanan Eyalet ve Vilayet Encümenleri yeni kanun maddesinin iptal edildiğini resmen açıklaması gerektiğini vurguladı. Kum esnafının soruları üzerine resmi bir bildiri yayınlayan İmam bu bildiride şah rejiminin mezkur yasa tasarısıyla neleri amaçladığını açıklayacak ve bu yeni yasal düzenlemelerle Bahai elemanlar ve İsrail casuslarının devlet kademelerine yerleştirilmek istendiğini ifşâ edecekti. İmam -ks- bu bildiride şöyle eklemekdeydi: “Müslüman millet, bu tehlikeler tamamen giderilmedikçe sükut etmeyecek, sessiz kalmayacaktır; sessiz kalanlar Kâdir Allah Tealâ’nın huzurunda mesul ve bu alemde zevale mahkumdurlar!” Yine aynı bildiride İmam, hükumetin söz konusu yasa tasarısını onaylaması konusunda senatoyla şûrâ meclisini de ciddi bir şekilde uyarmakta ve şöyle demekteydi: “Müslüman millet ve İslam uleması dipdiri ve dimdik ayaktadır henüz; İslamın temeline ve müslümanların ırzlarına uzanacak her hain eli derhal kesecektir!”

Bu yılmaz ve korkusuz direniş karşısında şah rejimi nihayet gerilemek zorunda kalacak ve hicri şemsi 7 Azer 1341’de, hükümetin onaylamış olduğu tasarının iptal edildiği yolundaki resmi yazı Kum ve Tahran ulemasına resmen iblağ edilecekti. Ancak, bu ince hesapların farkına varan İmam -ks- fevkalâde ileri bir basiret örneği daha sergileyerek Kum ulemasıyla yaptığı bir toplantıda muhalefetin sürdürülmesi ve rejimin bu resmi kararının kapalı kapılar ardında bildirilmesiyle yetinilmemesi gerektiğini, alınan resmi kararın gazete, radyo ve televizyonlardan da açıkça halka ilan edilmesinin şart olduğunu, aksi takdirde kıyam ve protestolardan vazgeçilemeyeceğini bildirdi. Bu basiretli, kararlı ve cesur girişimin hemen ardından, ertesi gün, mezkur Eyalet ve Velayet Encümenleri yasasının iptal edildiği haberi resmi gazeteyle diğer kitle iletişim araçlarında yayınlandı. Petrolün millileştirilmesi hareketinden bu yana müslüman halkın laik şah rejimine karşı kazandığı ilk kesin ve büyük zaferdi bu; halk, geniş şenlikler tertiplemiş ve bu büyük zaferi coşkuyla kutlamıştı.

İmam Humeyni -ks- halkın bu şenlikleri tertiplediği günlerde yaptığı bir konuşmasında şöyle diyordu: “…Maddi yenilgi önemli değildir; önemli olan ruhî yenilgidir. Allah ile irtibatı bulunan kimseye ise yenilgi yoktur. Yenilgi, bütün arzuları dünyadan ibaret kimseler için söz konusudur… Allah yenilgiye uğramaz asla; üzülmeyin, mahzun olmayın… Bu olayların vuku bulduğu şu iki ay zarfında benim 2 saatten fazla uyumadığım geceler oldu… Yurt dışından bir şeytanın memleketimize musallat olmaya kalkıştığını görürsek yine aynı şeyi yaparız; hükumet de öyle… Nasihat, farzlardandır, şahtan tutun da şu beylere varıncaya kadar, memleketin son ferdine kadar, ulemanın herkese nasihatte bulunup öğüt vermesi gerekir.”

Böylece Eyalet ve Vilayet Encümenleri macerası müslüman İran halkı için çok değerli bir tecrübe ve çok büyük bir zafer olmuştu. Bu tecrübe ve zaferin en önemli boyutu, müslüman İran halkının, İslam ümmetinin rehberlik ve liderliğini üstlenme liyakatine her bakımdan sahip bulunan ve böylesine ağır bir mesuliyet için gerekli bütün şartları haiz bir karakter taşıyan İmam’ın nadide liderlik ve kişiliğine vakıf olması ve herkesin onu tanıma fırsatı bulmasıydı.

Encümenler macerasında şahın aldığı hezimete rağmen Amerika, önceden belirlemiş olduğu reform ve değişiklikleri gerçekleştirebilmek için baskıda bulunmayı sürdürdü. Böylelikle şah, hicri şemsi 1341 Dey ayında yayınladığı bir bildiriyle 6 maddelik reform önergesini gündeme getirerek bu maddelerin halk oylamasına sunulmasını teklif etti. Bu teklifin hemen ardından milliyetçi hizip ve gruplar “reforma evet, diktatörlüğe hayır!” sloganıyla şaha yeşil ışık yakmış oldular. Onlarla laik cephede birleşen komünistler de şahın reformlarının; feodal sistemden teknoloji ve kapitalizme geçiş sürecini hızlandırarak diyalektik materyalizme yardımcı olacağı şeklindeki sloganlara sarılan Moskova radyosuna tamamen uyumlu ve paralel bir tavır takınarak şahın önerdiği reform Ak Devrim ilkelerini “ilerici ilkeler” olarak tanımladıklarını açıkladılar. Nitekim aynı komünistler, daha sonra bizzat halkın bağrında yükselen 15 Hordad kıyamını “gerici, irticâi ve feodal bir hareket” şeklinde tanımlayacaklardı!

Bu ihanet girişimleri karşısında İmam Humeyni -ks- Kum’daki müçtehid ve yüksek ulemayı bir kez daha toplantıya çağırarak meseleye hemen bir çözüm yolu bulunması gerektiğini hatırlatıp tekrar kıyam edilmesi teklifinde bulundu. Ulemanın liderliğini, suya sabuna dokunmadan halkın dini ihtiyaçlarının giderilmesi ve rahat ve refah içinde sürdürülebilecek bir sorumluluk şeklinde telakki edenler meseleye İslam ümmetine karşı sorumluluk ve ümmetin dertlerini paylaşma açısından bakmadıkları için bu kıyam teklifini hiç de sıcak karşılamadılar. Şah rejiminin Ak devrim ve reform gibi oyunlarla neyi amaçladığını çok iyi bilen İmam, bunun günün birinde ulemayı rejimle karşı, karşıya getirmesinin kaçınılmaz olduğunun farkındaydı; ne var ki bu gerçek bazılarınca görülmediği veya görmezden gelindiğinden, söz konusu toplantıda şahla görüşme yapılıp bu girişimlerle neyi amaçladığının bizzat kendisinden sorulmasına karar verildi. Bu müzakereler için, taraflar arasında belirlenen temsilciler vasıtasıyla mesajlar gidip geldi ve nihayet şah, Ayetullah Kemalvend’le yaptığı görüşmede Ak Devrim ve diğer reformları mutlaka uygulayacağını, hatta bunun için kan döküp camileri bile yıkabileceğini söyleyerek küstahça tehditte bulundu.

Kum ulemasıyla yapılan ikinci toplantıda rahmetli İmam -ks- şahın gerçekleştirmeyi düşündüğü referandum ve halk oylamasının resmen protesto edilmesi teklifinde bulundu ama bu sefer de toplantıda bulunan muhafazakarlar, bunun “mızrağa karşı yumruk sallamak” olacağını bahane ederek reddettiler! Ancak, İmam, bundan başka çözüm yolu kalmadığında ısrarlıydı, neticede İslâmî hareketin izzetine yakışır bir kararla bu teklif onaylandı ve İmam’ın ısrarlı direnişi karşısında ulema, şahın halk oylamasının resmen protesto edilmesi konusunda fikir birliğine varmış oldu, böylece bu oylamaya katılmanın haram olduğu halka açıkça duyurulacaktı. Hicri şemsi 2 Behmen 1341’de (Şubat 1962) İmam’ın -ks- fevkalade çarpıcı bildirisi yayınlandı ve bu bildirinin hemen ardından Tahran kapalı çarşısında kepenkler indirildi; polis gördüğü her kalabalığa saldırarak yürüyüş ve protesto eylemlerini engellemeye çalıştı. Rejim tarafından halka zorla yüklenmeye çalışılan oylamanın hemen eşiğinde halkın protesto eylemleri doruğa ulaştı, paniğe kapılan şah, durumu biraz yumuşatabilmek amacıyla 4 Behmen’de Kum’a gitmek zorunda kalmıştı. Şahın Kum’a geleceğini öğrenen İmam, ulemanın şahı karşılaması yolundaki çirkin teklife şiddetle karşı çıktı ve şahın Kum’a geldiği gün evlerden ve medreselerden dışarıya adım atmanın haram olacağını açıkladı. İmam’ın bu fetvası gereken etkiyi göstermiş ve sadece Kum ulemasıyla halk değil, o sırada en önemli resmi görev telakki edilen Hz. Masume (sa)’nin mübarek makberinin mütevelliğini üstlenmiş olan görevliler bile şahı karşılamaya gelmemiş, bu yüzden de derhal görevden azledilmişlerdi. Şah, Tahran’dan kendisiyle Kum’a gelen bir avuç yaltakçıyla bu şehirdeki sivil emniyet mensuplarından müteşekkil memurlara yaptığı bir konuşmada öfkesini gizlemeyecek ve Kum halkıyla İslam ulemasına karşı çok çirkin ve yakışıksız ifadeler kullanacaktı. İki gün sonra, hiçbir meşruluk taşımayan referanduma gidildi ve bomboş sokaklarda şahın görevli memurlarından başka halktan hiç kimsenin katılmadığı bir “halk oylaması” (!) yapıldı! Bu komik rezaleti gizleyebilmek için rejime bağlı güdümlü medya, Amerika ve Avrupa ülkelerinin üst makamlarından gelen tebrik ve kutlama mesajlarını büyük puntolarla aktararak kuru gürültü koparmaya başladı. Ne var ki İmam Humeyni -ks- korkusuzca minbere çıkıp gerçeği ifşa etmekte ve hakikatleri haykırmaktan çekinmemekteydi. O günlerde “9 imzalı bildiri” adıyla meşhur olan sert ve çarpıcı bildirisi bütün İran’da elden ele dolaşmakta ve ilgiyle okunmaktaydı. Şahın mevcut anayasaya aykırı girişimlerinin teker teker sıralandığı bu bildiride onun tayin ettiği kimselerden oluşan kukla hükümetin de aynı çizgide hareket ettiği vurgulanmakta ve Ak Devrim reformlarının ülkede tarımı felce uğratacağı, memleketin bağımsızlığını yok edeceği, fesad, fuhuş ve ahlaksızlığın kol gezeceğinin altı çizilmekteydi ki İmam’ın bu görüşlerinde ne kadar isabetli olduğu zamanla anlaşılacak ve müslüman İran milleti ABD ve İsrail güdümlü bu sözde reformların acısını olanca şiddetiyle tadacaktı.

İmam Humeyni’nin önerisiyle müslüman İran halkı 1342 (1963) geleneksel Nevruz bayramını protesto ederek kutlamadı. Rahmetli İmam -ks- konuyla ilgili yayınladığı bildirisinde şahın “Ak Devrim”lerini “Kara Devrim” olarak tanımlamakta ve şahın tamamen ABD’yle İsrail’in güdümüne girmiş olduğunu ifşa etmekteydi. İmam bu çarpıcı bildiride şöyle diyordu: “…Bence tek çözüm yolu; bu zorba hükumetin İslam hükümlerini çiğnediği ve anayasaya aykırı davrandığı gerekçesiyle derhal kenara çekilmesi ve onun yerine İslam ahkamına gönülden bağlı olup İran milletinin derdini kendisine dert edinecek yeni bir hükumetin işbaşına geçmesidir. Ya Rabbi! Şahid ol, ben üzerime düşen vazifeyi yaptım ve iblağ ettim! Sağ kalırsam, bundan sonraki vazifemi de yerine getireceğim Allah’ın izniyle!.”

En küçük bir eleştiriye bile rejimin tahammül gösteremediği ve en ufak bir itiraza bile sürgün, hapis ve işkencelerle karşılık verildiği şah döneminin korkunç işkence odaları ve zindanlarını görüp bizzat yaşayan insanlar, o şartlar altında İmam’ın haykırdığı bu sözlerin ne demek olduğunu bilir ancak…

Diğer taraftan şah, öngörülen ABD reformlarının uygulanması için İran toplumunun elverişli şartlar içinde bulunduğu hususunda Washington’a garanti vermiş ve, bu reformları Beyaz Saray’ı çağrıştıran “Ak Devrim” şeklinde adlandırmıştı. Buna rağmen ulemanın bu inkılaplara ciddiyetle karşı çıkmasını bir türlü içine sindiremiyordu. Bu nedenledir ki ulema aleyhine büyük bir kampanya başlattı ve güdümlü medya aracılığıyla başta İmam Humeyni gelmek üzere bütün ulemayı karalayıp milletin gözünden düşürmeye çalıştı. Şah, milletin kıyamını önlemeye, halka gözdağı verip sindirmeye karar vermişti. İmam Sadık hazretlerinin şehadet yıl dönümünde alçakça bir plânı daha uygulama safhasına koyan şah, inanılmaz bir gözü dönmüşlükle sivil elbiseler giyen silahlı memurlarını, İmam’ın -ks- ders verdiği Feyziye Medresesi’ne göndererek burada toplanan din adamlarıyla öğrencilerin üzerine saldırttı ve bu anlaşmalı vahşiyâne saldırının hemen ardından silahlı polis kuvvetleri medreseyi basarak önlerine çıkan herkesi kurşun yağmuruna tuttular. Aynı gün ve saatlerde Tebriz’deki Talebiye Medresesi de aynı şekilde vahşi bir saldırıya uğradı ve sivil kıyafetli devlet memurları bu cani girişimin bir benzerini de Tebriz’de gerçekleştirmiş oldular. Bu caniliklerin ardından, İmam Humeyni’nin evi, Tahran ve diğer şehirlerden akın akın kendisini ziyarete gelen inkılâbi müslümanlarla dolup taşmaya başladı; bu görüşmelerde insanlar laik şah rejimine duydukları nefreti dile getirmede ve yüce İslam dininin hükümlerinin icrası için canlarını vermeye âmâde olduklarını haykırmakdaydı. Rejimin kiralık cellatlarının işlediği cinayet mekanlarını gezip gören halkın kini daha da artmakdaydı şimdi.

İmam Humeyni -ks- kendisini ziyarete gelen müslümanlara yaptığı konuşmalarda hiç çekinmeden bizzat şahı suçluyor ve bütün bu cinayetlerden sorumlu tuttuğu şahın Amerika ve İsrail’in dostu ve müttefiki olduğunu vurgulayarak açıkça herkesi şaha karşı kıyam edip başkaldırmaya çağırıyordu.

1963 baharına rastlayan hicri şemsi 1342 Ferverdin’inin 12. günü yaptığı inkılâbî konuşmada, şah rejiminin işlediği son cinayetler karşısında halâ sessizliğini bozmayan Kum, Necef ve diğer şehirlerin alimlerini sert bir dille eleştiren İmam “bugün susmanın anlamı, zorba rejimle aynı safta durmaktır!” diye haykırıyordu.

İmam Humeyni -ks- bu çarpıcı konuşmasının ardından, ertesi gün “şahı sevmek çapulculuktur!” başlıklı korkusuz bir bildiri yayınlayacaktı. İmam’ın en sert ve çarpıcı siyasi bildirilerinden biri olan bu metinde şah rejimi korkusuzca yargılanıp hesaba çekilmekte, bildirinin sonunda da bu şartlar altında takiyyenin haram olduğu, akibeti ne olursa olsun hakkı ve hakikatleri haykırmanın her müslümana farz olduğu duyurulmaktaydı. İmam, çarpıcı bu bildiride şahla onun kiralık uşaklarına hitaben şöyle haykırıyordu: “… Ben kalbimi memurlarınızın süngülerine hazırlamış durumdayım şimdi! Bilin ki bu kalp, sizin zorbalıklarınız karşısında eğilip despotluklarınızı kabullenmeye hazır olmayacak asla!”

İmam Humeyni -ks- bilinçli olarak seçmiş, tercih etmişti bu yolu. Yığınlarca siyasi mücadele tecrübeleri vardı geride bıraktığı yolun… Acı-tatlı nice tecrübeleri geride bırakan İmam, şimdi önündeki yolun korkunç tehlikeler ve tahammülü aşan eziyetlerle dolu olduğunun da farkındaydı. Ama o ne geçmişten emir almadaydı, ne gelecekten; onun için önemli olan tek şey “şu anda üzerine düşen dînî vazifesinin ne olduğu ve bu vazifeyi en iyi şekilde yerine getirmesi gerektiği”ydi! Ne pahasına olursa olsun hem de…

İmam Humeyni’nin mantığındaki “zafer ve yenilgi”, çağdaş profesyonel politikacılar için geçerli olan zafer ve yenilgiden çok farklı bir anlam taşımakdaydı. Önce şu veya bu nedenle mücadeleye atılan ve daha sonra bu mücadele keşmekeşi içinde kendisini tanıyıp üstlendiği rolün farkına varan ve neticede söz konusu mücadele sürecinde kişiliği şekillenen çoğu tanınmış liderler, politikacılar ve siyasilerin tersine; İmam, 1963’e müsadif hicri şemsi 1342’de İslam İnkılabının Rehberi olarak sahneye çıktığında, bu tarihten yıllar önce kişiliğini bulup geliştirmiş ve nicelerinin aklından bile geçirmediği nefsî eğitim, ahlakî olgunlaşma, büyük cihad, manevî fazilet ve erdemlerle donanma, hakiki ilim ve maarife ulaşma gibi öz benlik eğitimlerinin bütün merhalelerini en mükemmel şekli ve başarıyla geride bırakarak “Allah rızasından başka hiçbir şey gözetmeyen” bir kişilik sahibi olmuştu. O, insanın kendisini eğitip yetiştirmesi ve kendi nefsiyle cihad etmesinin, dış dünyaya karşı verilecek mücadeleden daha önce geldiğine inanan biriydi. Hatta “Tevhid bilimi de dahil, çeşitli bilimleri öğrenip tahsil etmek, kişinin nefsini arıtıp kendisini ahlaki açıdan da eğitip yetiştirmesiyle birlikte ve iç içe olmazsa bir örtü ve hicabdan öteye geçmez ve öyle bir bilgi ve tahsilin insanı hakikate götürebilmesi mümkün değildir” diyordu O… İmam’ın 13 Ferverdin 1342 (1963 baharı) tarihli meşhur bildirisindeki korkusuz sözler ve diğer birçok eserinde bugün de göze çarpan “inancından taviz vermeyen tavrının göstergesi durumundaki çarpıcı ifadeler” rakibini siyaset sahnesinden dışlayabilmek için takınılmış siyasi jestler değildi asla. Bilakis, bütün bir varlık alemini “Allah’ın huzuru” olarak gören ve kendisini sürekli O’nun huzurunda bilen kararlı bir kişiliğin ifade ettiği birer gerçekti bunlar.

Ne şaha, ne Saddam’a, ne Carter’e, ne Reagan’a ve ne de hayatı boyunca karşısına dikildiği diğer zorbalara karşı özel bir kini ve şahsi bir düşmanlığı olmadı onun asla. İmam Humeyni’nin yegane düşüncesi insanlık ailesinin ıslahıydı; şeytanın ashabının sultasından insanoğlunun kurtarılması, onun ilahi ve rahmânî olan kendi fıtratı ve yaradılışına dönmesinin sağlanmasıydı. Onun mücadele nedeni ve mücadeleye bakış açısı buydu işte. İnsanları davet ettiği şeye herkesten önce kendi uyar, tavsiye ettiği inanç ve davranışlara önce kendisi inanmış ve amel etmiş olurdu. İmam Humeyni’nin -ks- göz alıcı başarılarının sırrını; onun kendi nefsine karşı sürekli ve yılmaz bir mücahede içinde olması ve hakikatin şuhûdî marifetine ulaşma amel ve azmi taşımasında aramak gerekir. İmam Humeyni’nin ruhi, manevî ve ilmî kişiliğinin tekamül sürecini mütalaa etmeden onun siyasi mücadelelerinin amaç ve saikini kavrayabilmek mümkün değildir.

Şüphesiz birçok inkılâbî ve mücadeleci seçkin şahsiyetler gelip geçmiştir şu yerküre yuvarlağından; ne var ki İmam’ın eylemini onlardan daha mümtaz ve farklı kılıp onun inkılabını diğer inkılaplardan ayırarak onun hareket ve kıyamını enbiyanın öncülüğünü yürütmüş olduğu harekete bağlayan şey; 20. yüzyıl geride bırakılırken bütün dünyanın gözleri önünde bir İslam inkılabını gerçekleştiren bu nadide şahsiyetin; kendisini yakından tanıyan herkesin de ifade ettiği üzere, farzlarla vacipler bir yana dursun; şer’an mükellef olduğu ilk çağdan, kıyamını başlattığı günlere ve kıyam günlerinden, dâr-ı fâniyi terkedip dâr-ı bekâda dosta doğru göçtüğü son güne kadar bir gece bile teheccüd namazıyla gece dualarını terk etmemiş olmasıdır. Nitekim Paris’in Nofel Lâ Şato köyündeki son ikamet günlerinde, kendisiyle Fransa’daki son röportajı gerçekleştirebilmek için dünyanın dört bir yanından gelen yüzlerce gazete, dergi, radyo ve tv muhabirleriyle yaptığı röportaja henüz başlamışken, namaz vaktinin girmesi üzerine röportajı yarıda bırakıp giden insandır o…

Onun konuşma ve mesajlarının, muhatabını fevkalâde derinden etkilemesi ve kimi zaman uğruna can verecek bir raddeye getirmesinin sırrını yine onun fikir ve düşüncelerinin katıksızlığında, kararlılık ve azminde ve insanlara karşı katıksız bir dürüstlük ve samimiyet beslemesinde aramak gerekir.

İmam Humeyni’nin hareket ve kıyamında dost-düşman, herkesçe itiraf edilen birtakım özellikler vardır: Mücadelesinde belli prensipleri olması, bunları sarih bir şekilde açıklayıp söylemesi, tavrının daima net olması, prensip ve çizgisinden asla taviz vermemesi, kaypaklık göstermemesi ve gayelerin gerçekleşmesi için yılmadan, bıkıp usanmadan kararlılıkla çalışıp gerekeni yapması bu özelliklerin en başta gelenidir. İmam Humeyni’nin şaha ve Amerika’ya karşı verdiği mücadele sürecinde takındığı siyasi tavır, yaptığı tüm konuşma, eylem ve yayınladığı tüm yazı, mesaj, bildiri ve eserleri incelenir ve bütün bunlar, diğer ulema, siyasi grup ve hiziplerin tavır ve tutum süreçleriyle kıyaslanacak olursa İmam’ın davasına ne kadar bağlı ve kararlı olduğu, hareketini sürdürme azminin nerelere kadar varabildiği kolaylıkla görülecektir. Mevcut belge ve tarihi dökümanların da açıkça ortaya koyduğu üzere İmam’ın kıyamını başlattığı hicri şemsi 1340-1342’li yıllarda dînî ve siyasî birçok şahıs ve gruplar sahnede boy göstermiş, hatta bunlardan kimi, bazen en sert tavırları bile koymaktan çekinmemiş, ama şah rejiminin ilk saldırısı karşısında ne yazık ki hemen geri adım atmış, hatta bunlardan kimi; İslam inkılabı kıyamının yeniden doruğa ulaştığı hicri şemsi 1357’ye (1979) kadar süren uzun bir inziva sürecine girip kendi köşesine çekilmiş; kimi de İmam’ın çizgisinden süratle uzaklaşarak Amerika’nın İran’daki müdahaleci ve sömürücü politikalarına karşı çıkıp şah rejimi ve saltanat düzeninin temeline karşı mücadele vereceği yerde ecnebilerin ülke içindeki tasallut ve egemenliğine yardım eden birer faktör olarak ana yoldan ara yollara sapıp “serbest seçim!” ve “şahlık anayasası uygulanmalıdır!” şeklindeki sloganlardan medet ummuşlardı!.. İran’ın o günkü şartlarında bu tür sloganlar vermenin, halkı asıl mücadele çizgisinden saptırarak heyecan sellerini ilgisiz yataklara taşımaktan başka işe yaramadığını, İran çağdaş tarihine vakıf herkes bilir; nitekim şahın gizli emniyeti Savak’ın bu tür akımlara destek vermesinin nedeni de budur! Bu uzun ve zorlu süreçte, kıyamın başından beri çizgi ve gayesinden sapmayarak yolunu sürdüren ve inzivaya çekilme, uzlaşma veya başka tavırlara girme yolunda pekalâ bahane teşkil edebilecek nice çetin dönemeçlerden geçtiği halde bir lâhza olsun sapmadan ve duraklamadan aynı azim ve kararlılıkla hedefe doğru ilerlemeye devam eden tek kişi İmam ve tek grup da ona bağlı müminler olmuştur; bu nadide grubun ilk hedefiyle son hedefi aynı olmuş, bu hedef uğruna hiçbir fedakarlık ve serdengeçtilikten kaçınmamıştır. Güncel şartların sosyal ve siyasi gereklerini aşan bir hakikat ve gayeye inanmaksızın böyle bir azim, irade, yılmazlık ve kararlıklık sergileyebilmek elbette ki mümkün değildir.

1963’e müsadif hicri şemsi 1342 yılına geleneksel Nevruz bayramı kutlamalarının protesto edilmesiyle girilmiş ve Feyziye Medresesi mazlumlarının kanlarıyla bu yılın rengi şehadet rengine boyanmıştı. Şah, Amerika’nın istedeği reform ve değişikliklerin gerçekleştirilmesi yolundaki ısrarlarını sürdürürken, İmam Humeyni halkın bilincini artırmaya çalışmakta ve Amerika’nın müdahaleleriyle şahın ihanet ve caniliklerinden toplumu haberdar edip kıyama girişmesini sağlamaktaydı.

Hicri şemsi 1342 Ferverdin ayının 14’ünde (1963 baharı) Ayetullah’il Uzmâ Hekîm hazretleri Necef’ten İran ulemasına çektiği telgraflarda İran’daki bütün müçtehid ve alimlerden, topluca ülkeyi terk edip Necef’e hicret etmeleri teklifinde bulundu. Bu teklif, İslam ulemasının can güvenliğini sağlamalı ve medreselerin varlığını koruyabilmek için yapılıyordu. Necef ve Kerbelâ ulemasıyla Ayetullah Hekim’in; İran ulemasının kıyamından yana tavır koyarak onları açıkça desteklemesi şahı çileden çıkarmaya yetmişti. İran ulemasını yıldırmak ve Ayetullah Hekim’in telgraflarına cevap verilmesini engellemek isteyen şah çok sayıda asker ve güvenlik görevlisini derhal Kum’a gönderecek, diğer taraftan Kum’daki müçtehidlere tehditkar mesajını iletmek üzere bir heyet görevlendirecekti. Ne var ki İmam Humeyni -ks- bu heyetle görüşmeyi reddetmiş ve heyet görevlilerini kabul etmemişti. İmam, bu olaydan kısa bir süre sonra hicri şemsi 12.2.1342 tarihli bir konuşmasında bütün perdeleri korkusuzca aralayacak ve açıkça şahı kastederken “herif” tabirini kullanıp şöyle diyecekti: “Herif tutmuş polis teşkilatının reisini gönderiyor, bu habis devletin emniyet reisini gönderiyor beyefendilerin evlerine!.. Ben kendilerini kabul etmedim tabi; ama keşke kabul etseydim o gün, kabul edip de ağızlarına yapıştırıverseydim keşke!.. Beyefendilerin evlerine gönderiyor bunları… ‘Falan konuda gıkınızı çıkarırsanız…’ diye… ‘Şehinşah hazretleri buyurdular ki, gıkınızı çıkarırsanız evinizi başınıza yıkar, canınızı alır, namuslarınızı da kirletiriz!’ diye!..”

İmam Humeyni -ks- şahın tehditlerine zerrece aldırmayarak Ayetullah’il Uzmâ Hekim’in telgrafına gönderdiği cevapta mevcut şartlar altında ulemanın topluca hicret edip Kum medresesinin boş bırakılmasını uygun görmediğini vurgulayacak ve şöyle diyecekti: “..Biz Allah’ın üzerimize farz kıldığı vazifeyi yerine getirecek ve şu iki hasene -iyilik-den birine nail olacağız inşaallah: Ya hainlerin Kur’an-ı Kerim’e ve İslama uzanan ellerini kıracağız ya da şanı yüce Rabbimiz Hakk’ın civar-ı rahmetine kavuşacağız! Şüphesiz, ölüm bizim için saadet, zalimlerle birlikte yaşamaksa ancak zillettir!”

Feyziye faciasının 40. günü münasebetiyle İmam Humeyni hicri şemsi 12.2.1342’de yayınladığı mesajında İslam ülkeleriyle Arap devletlerinin başındaki yöneticilerin gâsıp ve işgalci siyonist İsrail’e karşı verdikleri savaşta İran milletiyle ulemasının da onlarla birlikte ve omuz omuza olduğunu vurgulayacak ve şah rejimiyle İsrail arasında imzalanan antlaşmaları geçersiz bulunduğunu hatırlatarak bu antlaşmaları kınayacaktı. Böylece İmam Humeyni -ks- kıyamının daha ilk başlarında, İran’daki bu İslami hareketin, tüm İslam ümmetinin maslahatından ayrı düşünülemeyeceğini ve kendisinin başlattığı bu kıyamın bütün bir İslam dünyasında köklü ıslahat ve düzelmeleri amaçladığını, bu nedenle de İran coğrafyasıyla sınırlandırılamayacağını bildirmiş oluyordu. Nitekim ulemaya hitaben yazdığı bir mektupta şöyle demekteydi: “İsrail tehlikesi İslam ve İran için çok yakındır… İsrail’le antlaşma metni, İslam ülkelerinin gözleri önünde imzalandı veya imzalanmak üzere… Bir kenara çekilip susacak olursak her şeyimizi kaybederiz. İslamın bizim üzerimizde hakkı var… İslam Peygamberinin her müslümanın üzerinde hakkı var… O gönüller sultanının çektiği bütün zahmetlerin boşa götürülme tehlikesiyle karşı karşıya bulunulduğu şu sırada İslam alimleriyle bu yüce dine bağlı olanlar, bu mukaddes dine karşı vazifelerini yerine getirmelidirler. Ben, bozuk düzeni yerine oturtuncaya kadar mücadeleden vazgeçmemeye kararlıyım!”