Nefsini Kur’an’la Sünnetin hükümleri ve ilmin kaideleri ile zapt etmeyen kimselerde nefsî öfkeden kaynaklanan problemlerin en önemlisi tekfir meselesidir.

Her şeyden önce bu ümmetin selefinin ve hariciler dışında tüm Müslüman âlimlerin ittifak ettikleri kaideyi beyan etmekle işe başlayacağız. Bu kaideye muhalefet eden haricilerin ise, kitap ve sünnetin naslarına ters düşen ve onlardan farklı olan bir takım düşüncelere sahip oldukları icma ile sabittir.

Biz burada, insanları kâfir yahut Müslüman olarak tasnif etmenin dayanağı olan bu kaideyi açıklamakla işe başlayacağız.

İnsanı küfre götüren tasarruflar çok ve çeşitli olmakla birlikte hepsini üç ana kategoride toplamak mümkündür.

Birincisi: İtikatlardır. Kişinin, imanın yahut İslam’ın rükünlerinden birini inkâr etmesi yahut dinden zaruri ve apaçık olarak helalliği bilinen bir şeyi haram veya haram bir şeyi helal saymasıyla ortaya çıkar.

Allah’ın vahdaniyeti, öldükten sonra dirilme, cennet ve cehennem, namaz, oruç, zekât veya haccın farziyetini; zina veya faizin haram olduğunu mutlak ve genel olarak reddetme gibi.

İkincisi: Fiillerdir. Küfre düşmeye sebep olan fiilin ölçüsü, imani rükünlerden herhangi biriyle çelişki içerisinde olmaya delalet etmeleridir. Bir puta karşı secdeye kapanmak, boyuna haç takmak yahut onu öpmek… Diğer dinlere mensup din adamlarının özel giysilerini giymek; yani onlara ait dini bir özellik taşıyan elbiseler giyinmek gibi. Bu gibi fiillerin küfre delaleti, dil ile küfre girmenin delaletinden daha az değildir. Birinci misalde, kendisine secde edilen putun tanrı olduğuna inanmaya delalet vardır. İkincisinde ise, Hz. İsa’nın çarmıha gerildiğine inanma vardır vs.…

Ayrıca bu fiiller, insanın kendi isteğiyle yapılıyorsa, bizzat küfre götürücü durumdadır. Kişi bunları yaparken ister neye delalet ettiklerini zihninde canlandırmış olsun, ister canlandırmamış bulunsun fark etmez.

Üçüncüsü: Alay yahut küçümseme çerçevesine giren şeylerdir. Bunun ölçüsü ise, inkârı halinde insanın küfre gittiği İslami prensip ve hükümlerden biriyle alay etmektir. Kişinin, namaz, hac, cennet veya cehennemle alay etmesi yahut Kur’an-ı Kerim veya Peygamberlerden birinden yahut genel olarak İslam hukukundan tiksinmesi veya bunlarla alay etmesi yahut ezan, mescid ve zikir gibi İslami şiarları küçümsemesi ve saire gibi.

Kişi bu üç nevi davranıştan birini yapmadıkça onu tekfir etmek caiz değildir. Bu davranışlardan birine düştüğü hususunda şüphemiz varsa yine onu tekfir etmemiz caiz değildir. Çünkü beraat-i zimmet asıldır. Bu kişinin İslam’dan çıktığına hükmetmemiz ancak kesin bir delil ile mümkündür.

Bu kaideyi ele alıp İslami davetle uğraşanlardan birçoğunun söz konusu ettiği günümüz problemlerinden birine uygulayalım. Bu problem, Allah’ın indirdiğiyle hükmetmeme problemidir. Yukarıda izah ettiğimiz bu kaide uyarınca, Allah’ın indirdiğiyle hükmetmeyen kâfir midir, değil midir?

Buna vereceğimiz cevabın açık ve anlaşılır olabilmesi için, Allah’ın indirdiğinden başkasıyla hükmetmenin ne anlama geldiğini sormamız kaçınılmazdır. Evet, bunun manası nedir?

Bunun manası: İşi, Allah’ın emrettiğinin hilafına kararlaştırıp uygulamaktır. İster bu iş, kişinin kendi nefsi, yakınları, çoluk çocukları, dost ve arkadaşları hakkında olsun, ister ümmet ve toplum hakkında olsun fark etmez.

Eşinin yahut ergenlik çağına gelmiş kızının İslam’ın istediği örtünmenin aksine olarak açık saçık bir şekilde dışarı çıkmalarına hükmeden bir kimse, Allah’ın indirdiğinden başkasıyla hükmediyor demektir. Münkerlerden birinin kendi evinde yapılmasına hükmeden bir kimse, Allah’ın indirdiğinden başkasıyla hükmediyor demektir. Yapı kooperatifi üyelerinin bina yapımı için faizle ilgili muamelelerde bulunmaları Allah’ın indirdiğinden başkasıyla hükmetmek demektir. Bu hâkimin yargısını onaylayan devlet başkanı da Allah’ın indirdiğinden başkasıyla hükmediyor manasına gelir.

Bütün bu kimseler, Allah’ın indirdiğinden başkasıyla hükmediyorlar. Misallerimizi çoğaltmaya gerek yoktur. Bunlardan birini diğerinden farklı kılacak bir durum da göremiyoruz.

Şimdi sorumuza dönelim. Bu kimseler, yaptıkları bu eylemler sebebiyle İslam dairesinden çıkıp irtidat ve küfür dairesine giriyorlar mı?

Buna vereceğimiz cevap şudur: Bütün bu davranışlar, haddi zatında birinci çeşide giren ve insanı küfre götüren itikadî meseleler değil, söz ve fiillerden öteye geçmeyen şeylerdir.

Bunlar ikinci yahut üçüncü çeşitten küfre götüren şeyler de değildir. İyi bir karşılaştırma yaptığımız zaman bunu açıkça görürüz.

O halde bu konuda hüküm verirken şuna bakacağız: Şayet bu kimseler, Allah’ın indirdiğinden başkasıyla hüküm verirken verdikleri hüküm İslam’ın beş rüknü yahut herkes tarafından dinden olduğu berrak bir şekilde ve açıkça bilinen bir hükmü inkâr ettiklerine yahut onunla alay ettiklerine dair kat’i bir delille birlikte yapılıyorsa bu davranış kimden sadır olursa olsun, o kimse tekfir olunur. Bu fiil ve tasarrufların sahipleri kâfirlerin ta kendileridir.

Ama bu davranışlar zikrettiğimiz kat’i delillerden biriyle birlikte değilse, olabilir ki, bu davranışların sebebi gevşeklik, nefsin hevasına uyma, şehevi arzuların peşine takılma gibi sebeplerdir. İnkâr ve reddetmekten dolayı değildir. İşte bu ihtimal istidlalin fonksiyonunu yok eder ve şüphe varken tekfir etmek caiz olmaz.

Yukarıdaki soruya verilecek cevabın özeti budur.

Buna göre, Müslümanlardan herhangi biri İslam’ın emrettiğiden başka bir şekilde davranır yahut halkın işlerini Allah’ın şeriatı gereğince yürütmezse sırf bu davranışlarından dolayı tekfir edilemez. İster bu davranışı, hüküm vermeyle ilgili olsun, ister çoluk çocuklarıyla ilgili olsun, isterse de dar çerçeveli sosyal durum ve kurumlarla ilgili bulunsun fark etmez.

İnsanları tekfir etmeyi caiz görenler Mâide Sûresi’nin şu ayetlerini delil olarak gösterirler:

“Allah’ın indirdiğiyle hükmetmeyenler, işte onlar kâfirlerdir… Allah’ın indirdiğiyle hükmetmeyenler, işte onlar zalimlerdir… Allah’ın indirdiğiyle hükmetmeyenler, işte onlar fasık olanlardır.”1

Şunu bilesiniz ki, bütün müfessirler ve hadis imamlarına göre bu üç ayet, zina eden bir kadına zina cezasının uygulanmasıyla ilgili olarak yahut recim gerektiği halde değnek vurulmasını iddia eden ve bununla ilgili olarak Peygamber (s.a.v.)’in hükmüne müracaat eden yahudiler hakkında inmiştir. Resûlüllah (s.a.v.), onlardan birini yemine çekmiş ve “gerçekten bildiğiniz kadar, Allah’ın hükmü bu mudur?” diye sormuş, adam da yahudilerin bu hükmü değiştirip tahrif ettiklerini ikrar etmiştir. Yüce Allah böylece onların, Allah’ın hükmünü değiştirdiklerini bildiriyor… Müslim, Ahmed b. Hanbel, Ebu Davud ve İbni Cerir, Bera’ b. Azib’den ikinci şıkkı rivayet ederler. İmam Malik ise, birinci şıkkı, Abdullah b. Ömer kanalıyla Nafi’den, Ebu Davud, yine İbni Ömer kanalıyla Zeyd b. Eslem’den, Zühri ve başkaları da mürsel olarak rivayet ederler.

Ayrıca âlimler, ayetlerin sonundaki: “İşte onlar, kâfirlerdir… zalimlerdir… fasıklardır.” ifadelerinden maksadın, bu ayetin kendileri hakkında indiği yahudiler mi, yoksa buna muhatab duruma düşen ve bu özelliği üzerinde taşıyan herkes mi? Olduğu hususunda ihtilaf halindedirler.

İbni Abbas (r.a.) her iki ihtimali de zikretmektedir:

“Bu ayetler sadece yahudilere değil, bütün insanlara hitap etmektedir. O zaman küfür vasfı, Allah’ın indirdiklerine inkârdan dolayı onları uygulamayanlar için geçerlidir. Zulüm ve fasıklık vasfı da, onlara inanan fakat tembelliğinden yahut nefsinin hevasına uyarak onları uygulamayanlar için geçerlidir.”

Diğer ihtimale göre ise, ayetlerin muhatabı sadece yahudilerdir. O zaman küfür, zulüm ve fısk vasıflarının hepsi ortak anlamda kullanılmış olup hepsi küfür manasınadır ve haklarında ayetlerin indiği yahudileri ilgilendirir. Bu izahtan sonra İbni Abbas şu görüşü benimser: Bu üç vasıf, haklarında bu ayetlerin indiği yahudiler veya inkâr ederek Allah’ın emirlerini uygulamayan sair kâfirler içindir.

İbni Cerir ve başkaları bunu Ali b. Talha kanalıyla İbni Abbas’tan rivayet eder.

Yine İbni Abbas ile Cabir b. Zeyd, İbni Şübrüme ve Şabi’den rivayet edilir ki, birinci ayetteki kâfirler vasfı Müslümanlara, ikincisindeki zalimler vasfı Yahudilere ve üçüncü ayetteki fasıklar vasfı da hristiyanlara gider. Dediler ki: Burada Müslümanların küfür ile vasıflandırılmaları, dinden çıkma anlamında olan küfür değildir. Küfürden daha aşağı hafif bir küfürdür.2 Ancak Allah’ın indirdiğini inkâr ederek onunla hükmetmemek, mürtedlik demek olan hakiki küfürdür.

Tekrar edilen bu üç ayetten maksadın ne olduğu hususunda âlimlerden yaptığımız bu nakilleri –ki bu konuda âlimlerin söylediklerinin özeti durumundadır– düşünerek değerlendirdiğimiz zaman, sırf Allah’ın emirlerinden bazılarını tutmayışından dolayı bir müslümanın tekfir edilemeyeceği noktasında ittifak halinde olduklarını anlarız. İster bu ayetlerin, kendileri hakkında indirildiği kimselere has olduğunu söyleyelim, isterse de bütün insanlara şamil olduğunu söyleyelim, bu hüküm değişmez. Gördüğümüz gibi burada küfrün taalluk ettiği nokta her halükarda red ve inkârdır.

Hakkında ittifak bulunan meselenin bu yönüne muhalefet eden sadece bir fırkadır ki, o da büyük günahları işleyen müslümanların kâfir olduğunu ileri süren ve böylece müslümanların icmalarının dışına çıkan ve onlarınkine aykırı görüş beyan eden haricilerdi.

O halde, bu üç ayetin tefsirinde henüz sahabe döneminde başlayan ve ondan sonraki dönemlerde devam eden müslüman âlimlerin icmaından yüz çevirerek onlara yeni bir tefsir getirmek ve Allah’ın indirdiğinden başkasıyla hükmeden herkes mutlak anlamda kâfirdir demek, Kur’an tefsirinde bilinen ve üzerinde ittifak bulunan hususlara uyma vucûbiyetinin aksine hareket etmektir. Böyle bir hareketi caiz görmenin yolu ise, Allah’ın kitabında nefsi duyguları hâkim kılmaktan başka bir şey değildir.

Buraya kadar anlatılanları iyi bellediysek Allah’ın indirdiğinden başkasıyla hükmedenin durumuna bakarız. Şayet konuşmasında yahut davranışlarında, İslam’ın rükünlerinden yahut dinden olduğunun bilinmesinin zaruri olduğu hükümlerden birini inkâr ettiğine yahut onu küçümsediğine dair kesin bir delil mevcut ise, bu küfür sayılır. Bu davranışta bulunan kişi ister aile reisi olsun, ister cemiyetin bir ferdi olsun, ister kendi nefsi hususunda asi bulunsun, isterse mahkemede hâkim olsun yahut devlet reisi bulunsun; kim olursa olsun, kâfir olarak addedilir. Hiçbir ayrım yapılmaz.

Ama inkârı yahut küçümsemesi hakkında kesin delilimiz yok ise yahut mesele zarûrat-ı diniyyeden olmayıp içtihadî bir meseleyse yahut ihtisas ve dirayet ehlinin ancak bileceği bir şey ise, onun bu davranışı yalnız başına küfrüne hüküm vermemiz için yeterli değildir. Olsa olsa bu kimsenin günahkârlık ve fasıklığına hükmederiz.

İlmin delil ve kaidelerinin ölçülerine başvurmadan, Allah’ın indirdiğinin tamamıyla hükmetmeyen herkesi tekfir ederek, kendilerini ise Allah (c.c.) makamında sayarak rastgele hüküm verenler, Allah’tan korksunlar. İslam’ın metot ve kaidelerinin caiz görmediği bir kin peşinde koşmaktan dolayı kendi kendilerini itham etsinler. Sırf Allah rızasını amaçlamayan bu tür iddialarından vazgeçsinler.

Bu ithamlarından anlaşılıyor ki, Allah’ın indirdiğinden başkasıyla hükmetmenin muhatabı, onların tasavvurlarına göre sadece kavmi veya halkı arasında en büyük makamı işgal eden kimselerdir. Sadece onun davranışı için, Allah’ın şeriatından ayrılmak söz konusudur. Yani onlar sırf devletin ileri gelen bürokrat kesimini tekfir etmekle yetinmiyorlar.

Ama ilmin mantığında diğer insanlar da kendi aileleriyle, akrabalarıyla, dost ve cemiyetiyle olan ilişkilerinde aynı ma’siyeti işler, Allah’ın şeraitine muhalif davranışlarda bulunurlar. Lakin bunlar küfür suçundan beridirler; onlar Allah’ın indirdiğinden başkasıyla hükmetmenin şümulü içerisine girmezler!..

Neden? Bu fark neden doğuyor? Bilemiyoruz.

Oysa öyle dönemler hatırlıyorum ki devlet başkanlığında, bakanlıklarında, hala dindarlığına ve müslümanlığına tanık olduğumuz kimseler bulunduğu sıralarda bu tekfir grubunun da onların Müslümanlıklarına tanıklık ettiklerini gördük. Hâlbuki onların da uyguladığı hukuk, çıkardığı hükümler öncekilerinin aynısıydı. Onların gitmesinden sonra da bu hukuk ve yasalar varlığını sürdürdü. Yani bu hukuk ve yasalar, uygulamalar pek çok şeyde, birçok alanda Allah’ın indirdiği hükümlerin dışında başka hükümlerdi. Aynı şey orada da söz konusuydu. Öyleyse tekfir grubu onların da önceki ve sonraki iktidarlar gibi kâfir ve mürted olduklarına hükmetselerdi ya?! Yoksa neden bir tarafı yerin dibine batırıp diğerini baş tacı edelim ki? Neden öncekiler ve sonrakiler küfürle ittiham edildiği halde sırf o dönem istisna edilsin?3

Şayet meselede hüküm verecek olan İslam şeraiti ve bizim için örnek Resûlüllah (s.a.v.) ise, bu meselede O’nun gösterdiği yolun özetini verelim:

Buhari ve Müslim Ubade b. Samit’in şöy­le dediğini rivayet ederler. Resûlüllah (s.a.v.) Akabe gecesi bir Ensarı beyat için davet etti. Biz de kendisine beyat ettik. Resûlüllah (s.a.v.)’ın Ensar üzerine bir borç olmak üze­re bizden aldığı ahd ve misakta şu husus­lar vardı: Neşemizde, kederimizde, zor ve kolay anlarımızda, başkalarının bizlere ter­cih edilip üstün tutulmaları (idareci kılın­maları) halinde dinlemek ve itikat etmek, idareci olan kimselerle emirlik hususunda çekişmemek. Resûlüllah (s.a.v.) bu son fıkrada:

“Ancak idarecide açık bir küfür gör­meniz müstesnadır ki, bu halde de onun küf­rü hakkında yanınızda, Allah Kitabından kuvvetli bir deliliniz olmalıdır” buyurdu.

Müslim, Ahmed, İbni Mace ve Ebû Davud, Üsâme b. Zeyd’in şöyle dediğini rivayet ederler: Resûlüllah (s.a.v.) bizi Cüheyne ka­bilesinden Huraka üzerine (cihada) gönder­di. Sabah vakti düşmana ulaştık. Ben bir adama rastladım. “La ilahe illallah” dedi. Ama ona vurup (öldürdüm). Bu hareketim­den dolayı içime kuşku düştü. Bunu Peygam­ber (s.a.v.)’e haber verdim. Resûlüllah (s.a.v.):

“Lâ ilâhe illallah dediği halde mi onu öldürdün?” dedi. Üsâme diyor ki: “Silahtan korktuğu için söyledi” dedim. Resûlüllah (s.a.v.) buyurdu ki:

“Onu kalbinden söyleyip söylemediğini öğrenmek için kalbini mi yardın?” “Resûlüllah (s.a.v.) bu soruyu bana karşı durmadan tekrar etti. Nihayet ben, keşke o gün müslüman olmuş olsaydım diye temenni ettim.”

Resûlüllah (s.a.v.)’dan yapılan sahih ri­vayetlerde Allah Teâlâ, kendisine sahabesi arasında müslüman olduğunu söylediği halde kimlerin münafık olduğunu bildirmiştir. Bu­nunla beraber Resûlüllah (s.a.v.) onlara müslüman muamelesi yapıyor ve dış görü­nüşlerine göre davranıyordu.

Hz. Ömer (r.a.) Müreysi gazvesinde ni­fakına delalet eden davranışlarından dolayı ‘Abdullah b. Ubeyy b. Selül’ü öldürmek için Resûlüllah (s.a.v.)’dan izin istemiş, fakat kendisine izin verilmemişti. Ayrıca Abdullah bin Ubeyy’in oğlu olan Abdullah da babasını öldürmek için böyle bir izin istemiş ve fa­kat Resûlüllah (s.a.v.) izin vermeyerek şöy­le buyurmuştu:

“Aksine ona yumuşak ve iyi davranaca­ğız.”

Resûlüllah (s.a.v.) Allah’ın kendisine ni­yetlerini, amaçlarını haber verdiği münafık­lar hakkında böyle davranmıştır. O halde kimsenin kalbini yararak neyi gizleyip ne­yi gizlemediklerini bilme imkânına sahip ol­mayanlara ne oluyor da böyle davranışlar­da bulunuyorlar?

Resûlüllah (s.a.v.) ashabına, hükmet­tikleri zaman zahire bakıp hükmetmelerini ve işlerin içyüzünü Allah’a havale etmele­rini emrediyordu.

Bütün bunlarla birlikte şuna da dikkat edelim ki. Müslim’in İbn-i Ömer (r.a.)’den rivayet ettiği bir hadiste Resûlüllah (s.a.v.) şöyle buyuruyor:

“Kişi, (müslüman) kardeşini tekfir edin­ce, küfür, onlardan birine avdet eder.”

İmam-ı Şafii, el-Üm isimli kitabında Al­lah’ın kullarına emrettiği ve dünya haya­tında, bu temele göre aralarında davranma­larını istediği bu olguyu uzun uzadıya be­yan etmiştir. Bu konuda İmam-ı Şafii’nin söylediklerinin özeti şöyledir:

“… Allah kullarına, peygamberlerine ita­at etmelerini farz kılmış ve bunun dışına çık­ma yetkisini vermemiştir. Ayrıca onlara, bir kimsenin içinde sakladığı hususunda ne işa­ret ve ne de zanna dayanarak hüküm ver­memelerini tavsiye etmiştir. Çünkü onların ilminin, Peygamberlerin ilminden geri olduğu açıktır. Allah Teâlâ, Peygamberlerine, ken­di emri gelinceye kadar sadece vâkıf olduk­ları zahire göre hüküm vermelerini emret­miştir. Sadece zahire bakıp hüküm verme­lerini ve dış görünüşü aşmamalarını iste­miştir. Allah Teâlâ, Peygamberlerine, İs­lâm’a girdiklerini belirtinceye kadar puta tapanlarla savaşmasını ve onlar müslüman olduk, dedikten sonra kanlarını akıtmama­sını emretmiştir. Yüce Allah daha sonra müslümanlıklarında samimi olup olmadıkla­rının ancak kendisi tarafından bilineceğini Rasûlüne beyan buyurmuştur… Melik, Şihab’dan, o da, Ata’ b. Yezid el-Leysî’den ve Ubeydullah b. Adiy b. el-Hyar’dan bize ha­ber verdi ki: Biri Rasûlüllah (s.a.v.)’e gizli gizli bir şeyler fısıldadı. Rasûlüllah (s.a.v.) meseleyi açığa vuruncaya kadar ona ne fı­sıldadığını bilemedik. Meğer münafıklardan birinin öldürülmesi hususunda ona danışı­yordu. Rasûlüllah (s.a.v.):

“Allah’tan başka ilah bulunmadığına şehadet etmiyor mu?” dedi. Peygamber “Na­maz kılmıyor mu?”, adam: “Evet ama nama­zında samimi değil” cevabını verdi. Bunun üzerine Resûlüllah (s.a.v.):

“Onlar o kimselerdir ki, Allah benim on­ları öldürmemi yasaklamıştır” buyurdu.

İmam Şafiî daha sonra şöyle demektedir:

“Rasûlüllah (s.a.v.) ceza ve haklar hu­susunda kullar arasında böyle hükmederdi. Tüm hükümlerin açığa vurdukları davranış­lara göre olduğunu, gizlediklerinin hesabını ise Allah’a vereceklerini onlara haber ver­mişti.

İster bir işarete dayansın ister dayan­masın insanlar hakkında, ‘gizlediklerinden başkasını açığa vuruyorlar’ ihtimalinden ha­reket ederek, açığa vurduklarının dışındaki bir şeyle hükmedenler, benim görüşüme göre Kur’an ve Sünnete muhalefet etmiş olmak­tan kurtulamaz.”4

İmam-ı Şafiî’nin uzun uzadıya anlattığı bu husus, bildiğimiz kadarıyla Haricîler ha­riç tüm müslüman âlimlerin üzerinde ittifak ettikleri bir husustur.

O halde dış davranışlarında, Allah’ın dinine bağlı olan ve müslüman olduğunu söyleyenleri, hevâlarının peşinde giderek tekfir edenler, Allah’ın, Rasûlü’nün ve âlim­lerin icmaıyla sabit olan beyanlarına muha­lefet etmekten dolayı Allah’tan korksunlar…

 

Dipnotlar:

1) Mâide, 44, 45, 47.

2) Nimeti inkâr manasında bir küfürdür.

3) Prof. Dr. Said Ramazan el-Buti’nin bu satırları yazarken Şam’da yaşadığı göz önünde bulundurulmalıdır.

4) el-Ümm, 7/168, 169.

 

Kaynak: Prof. Dr. Said Ramazan el-Buti’nin ‘İslam’a Davet Metodu’ kitabından iktibas edilmiştir.

ramazan-el-buti-tekfir-meselesi